<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0"><channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"><title>Yer Anıdır</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/</link><atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" href="http://gokhantercan.blog.co.uk/feed/rss2/posts/"/><description>Ah..! yollara ç&amp;#305;kmak laz&amp;#305;m &amp;#351;imdi. Geride tükenmez krizler, nafile rutinler, virane ili&amp;#351;kiler b&amp;#305;rakarak yelkenleri &amp;#351;i&amp;#351;irmek laz&amp;#305;m. Doldurup bavula ertelenmi&amp;#351; co&amp;#351;kular&amp;#305;, rüzgârlar&amp;#305; s&amp;#305;rtlamak, mart&amp;#305;lar&amp;#305;n pe&amp;#351;ine dü&amp;#351;üp asfalt bilmez topraklara ko&amp;#351;mak laz&amp;#305;m. Serseri bir &amp;#351;i&amp;#351;ede imzas&amp;#305;z bir mektup olup meçhul k&amp;#305;y&amp;#305;lara vurmak laz&amp;#305;m. K&amp;#305;&amp;#351; bast&amp;#305;rd&amp;#305;kça bahar&amp;#305;n izini sürmek, &#13;
unutulmu&amp;#351; pasl&amp;#305; bir hançer gibi çekilmek k&amp;#305;n&amp;#305;ndan ve yollara sürtündükçe yeniden bilenip &amp;#305;&amp;#351;&amp;#305;mak laz&amp;#305;m...&#13;
&#13;
&amp;#351;imdi uzaklarda olmak laz&amp;#305;m...&#13;
                                 Can Dündar</description><language>en-EU</language><generator>MokoFeed</generator><ttl>10</ttl><image><title>Yer Anıdır</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/</link><url>http://data5.blog.de/design/preview/4e/2b9f05a17219a97a0aeeeadea9f391_160x200.jpg</url></image><item><title>Gregor Samsa'nın anlatmadıkları</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2008/07/18/gregor-samsa-na-305-n-anlatmada-305-klar-4465019/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2008-07-18:/2008/07/18/gregor-samsa-na-305-n-anlatmada-305-klar-4465019/</guid><pubDate>Fri, 18 Jul 2008 14:04:23 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Gregor Samsa'nın anlatmadıkları&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br&gt;




&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;




&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Kafka, hikâyesinde aile, merhamet vb. pek çok kavram üzerine sorular sormuşsa, Olsen de bu sorulara yenilerini ekleyerek hikâyeyi genişletmiş&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp&amp;ek_tarihi=14/09/2007"&gt;&lt;span&gt;&lt;u&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;
	&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
&lt;span&gt;Tedirgin Hazlar'ın yazarı Lance Olsen ismini Nietzsche'nin Öpücükleri'nden hatırlayacaksınız. Olsen'in, birilerini kuşkuya ya da kıskançlığa düşürecek kadar zor konular üzerine iddialı yapıtlar kaleme alması, özellikle yurtdışında eleştirmenler tarafından dikkatle izlenmesine neden oldu. Ama roman anlatımına getirdiği yenilikler, ele aldığı konu üzerine yaptığı sıkı çalışmalar ve belki de en önemlisi, sezgilerini yaratıcılığıyla buluşturabilmesindeki başarısı, onu böylesine iddialı çalışmaların üstesinden gelmesini sağladı. Nietzsche'den sonra, şimdi de Kafka'yı mercek altına alması ise bir tesadüften çok, kendi romancılık serüveninde izlediği yolun güzergâhı gibi duruyor. Acaba Kafka'dan sonra nereye varacak diye düşünmeden edemiyor insan? Ama bu romanla, kendi romancılık serüvenini başka bir noktaya sıçrattığını ve tüm dünyada, özellikle Kafka üzerine çalışan eleştirmenleri hayrete düşürdüğünü söyleyebiliriz. Türkiye'de de Kafka'nın yaygın ünü ve iyi bilinen bir yazar olması, okurun bu romana zorlanmadan girmesini kolaylaştıracak ve belki de kafamızda başka bir Kafka, bugüne dair özellikler taşıyan bir Kafka'nın oluşmasını sağlayacak. &lt;br&gt;Önce Kafka'nın Dönüşüm adlı uzun öyküsünü bir hatırlayalım: Dönüşüm denilince akla hemen Gregor Samsa ve onun böceğe dönüşmesi gelir. Belki de sadece bu ayrıntı bile, o öyküyü akıllara kazımaya yeterli gibidir. Ama neden böcek? Stanley Corngold'un, Eleştirmenin Çaresizliği adlı yapıtında Dönüşüm'e dair yüz otuz farklı bakış açısının yer aldığı yazıyı bir araya getirip tartıştığını düşünürsek, Dönüşüm'ün edebiyat tarihinin en gizemli yapıtlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Kafka yazarken, Nietzsche gibi anlaşılmak ya da anlaşılamamak gibi bir kaygıyla hareket etmemişti. Kafka'nın Nietzsche'yle bir başka ortak noktası ise onunla ilgili karikatürlerde bile kulaklarının kocaman çizilmesiyle dile getirilmeye çalışılan sezgi gücüdür. Bu sezgi gücüne Olsen'in yapıtlarında da rastlıyoruz. Olsen, nasıl ki Nietzsche'nin Öpücükleri'yle Nietzsche'nin iç dünyasına girebilecek gücü kendinde bulmuşsa, bu defa da Kafka'nın Dönüşüm'üne girmiş ve o öykünün gizemini, yarattığı başka gizemlerle aydınlatarak, hem Kafka'nın yarattığı imge ve kavramlar üzerine düşünme hem de edebiyattan keyif almanın başka yollarını da okura sunmayı amaçlamış. &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span&gt;Böcek Samsa ve Kafka&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span&gt; &lt;br&gt;Dönüşüm'de ailesiyle birlikte yaşayan Gregor Samsa, istemsiz olarak bir böceğe dönüşür ve böceğe dönüşmesiyle ardından yaşanan o tuhaf süreç sadece Samsa'nın, böcek Samsa'nın gözünden aktarılmıştı. Lance Olsen ise Tedirgin Hazlar'da Gregor'a hiç söz vermez romanında ve bu anlatıya ailenin diğer üyeleri olan anne, baba, kız kardeş Grete ile hizmetçiyi, aşçıyı, Gregor'un çalıştığı işyerinin müdürünü, komşularını da katar ve tüm bu süreci onların gözünden de yorumlamaya girişir. Bir de, belki de romanın en ilginç karakterlerinden birisi olan ve Kafka'nın öyküsünde bulunmayan Margaret vardır. Margaret, hikâyenin geçtiği zaman diliminde değil de, günümüzde yaşayan birisidir, o hikâyenin yaşandığı zamanla günümüz arasında kurulan bir bağdır adeta. Olsen, Margaret aracılığıyla Kafka'yı da romanın içine sokmuş. Ama bildiğimizden farklı bir Kafka'dır bu. Düşlerine girerek Margaret'i boğmaya kalkışan bir Kafka... &lt;br&gt;Kafka, nasıl ki hikâyesinde aile, sevgi, merhamet vb. pek çok kavram ve değer üzerine sorular sormuşsa, Olsen de bu sorulara yanıt vermekten ziyade, yeni sorular ve açmazlar ekleyerek, hikâyenin genişlemesi için çaba göstermiş daha çok. Gregor'un yeni durumuna göre şekil alan ailenin trajedisi, aslında günümüz insanının tedirginlikler ve korkularla dolu dünyasını da yansıtıyor. Kitabın bir yerinde karşımıza tek başına yaşayan ve Samsalar'ın komşusu olan bir yazar çıkıyor. Yazmamak ve dikkatini işine vermek için kendisini bir eşya olarak hayal eden bir yazar... O yazar, yazdığı kasvetli romanı mutlu sonla bitirmek için uğraşıyordu. Olsen'in bu romanı da, yine o yazarın dairesinde bitiyor, mutlu bir sonla... Ama o gerçekten mutlu bir son mu, yoksa sonun mutluluğu mu, orası belirsiz... &lt;/span&gt;
&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2008/07/18/gregor-samsa-na-305-n-anlatmada-305-klar-4465019/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2008/07/18/gregor-samsa-na-305-n-anlatmada-305-klar-4465019/#comments</comments></item><item><title>HÎSTERÎK KIŞÎLÎK:</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/11/08/histerik_kia_350_ilik~3265406/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-11-08:/2007/11/08/histerik_kia_350_ilik~3265406/</guid><pubDate>Thu, 08 Nov 2007 17:03:47 +0100</pubDate><description>	&lt;p&gt;Histerik belirtiler genellikle yatkın bir nörotik kişilikte görülür. Histerik kişiliğin özellikleri hakkındaki görüşler değişiktir. Dupre, Bernheim, Babinski ve Janet'nin etkisi ile gelişen Fransız okulunun Henri Ey tarafından özetlenen tanımlamasına göre histerik kişilikte şu özellikler bulunmaktadır.&lt;br&gt;
a) Değişken ruhsal yapı (psikoplastisite): Kesin bir kimliğin gelişmemiş olması nedeniyle kişinin kolay etki altında kalan bir birey olması; eğindirime (telkine) yatkın olması.&lt;br&gt;
b) Yalan uydurma egiiimi (mitomani): Dupre'nin tanımladığı bu özellik histerik kişinin rol yapma, yalan uydurma ve hastalığa öykünme eğilimidir.&lt;br&gt;
c) Cinsel düzensizlik: Histerikler genel olarak cinselliğe karşı düşkün olmaktan çok, cinsel alanda derin kısıtlanışları (inhibition) ve düzensizlikleri olan kişilerdir.&lt;br&gt;
Histerik kişilik yerine DSM-III ve ICD-10 "histriyonik kişilik" terimini kullan-maktadır. Adı değişmiş, ama özellikler aynıdır ve klasik kitaplarda belirtilmiş olan özelliklerdir. Bu tür kişilikte davranışlar yapay, abartılmış, tiyatro oyunu oynar gibidir. Duygulanım oynak ve yüzeyeldir. Dış görünüşleri ile baştan çıkarıcı gibidirler. Ben merkezcil, çabuk kırılan, sürekli beğenilmeyi bekleyen, çocuksu, eğindirime (telkin) yatkın kişilerdir. Bu özellikler genellikle kadınlarda olur.&lt;br&gt;
Uzun yıllar psikiyatride histerik kişilik tanımlaması böyle olmuş ve konversiyon ya da disosiyatif nevroz belirtileri gösteren kişilerin kişilikleri de bu özelliklerle tanımlanmıştır. Kanıma göre bu yüzden bu kişilere karşı olumsuz tutumlar süregelmiştir. Histrionik kişilik ile konversiyon bozukluğu veya disosiyatif nevroz arasında bir bağ olması kuşkuludur. Nitekim bu nedenle artık DSM-III-R ve ICD-10'da bu bozukluklar ile histrionik kişilik arasında bir bağ bulunduğuna ilişkin bir ifade kul-lanılmamaktadır.&lt;br&gt;
        Psikanalitik kurama göre histerik kişilik daha çok fallik dönemde saplanmayı, çözülmemiş Oedipal sorunların bulunduğunu gösterir.&lt;br&gt;
      Ülkemizde çok görülen histerik nevrozlu kişilerin çoğunun yukarda tanımlanan kişilik türüne uymadığı görülür. Kanımıza göre histerik kişilik hakkındaki tanımlamaların yeni baştan gözden geçirilmesi gerekmektedir. Klinik incelemelerimize göre histerik nevroz belirtileri göstermeye yatkın kişilerin ancak çok küçük bir bölüğü klasik kitaplarda tanımlanan özellikleri gösterirler. Çoğu, çekingen, dııyarlı, başkalanıun (anne, baba, eş) istek ve komutlarına uyan; ağır yaşaın koşullanna uzun süre "uysal uyıım" yapabilen, duygıı ve düşüncelerini dışa vuramayan; çocııkluktan beri aile içinde özel yer ve sorumluluk yiiklenmiş kişilerdir).&lt;br&gt;
OLUŞ NEDENLERÎ:&lt;br&gt;
Geçen yüzyılın sonlarından beri histerik nevrozun etiyolojisi üzerinde birçok araştırmalar yapılmış ve değiçik kuramlar ileri sürülmüştür. Salpetriere okulunun büyük hekimi Charcot, histerinin ruhsal doğalı bir hastalık olduğunu, hipnoz ile histerik belir-tilerin ortaya çıkarılabileceğini ileri sürmüş ve bu hastalıkta kalıtımla geçen dejeneratif bir sürecin varlığına inanmıştı (o çağda hemen hemen her hastalık dejeneratif olarak görülüyordu). 19. yüzyılın son dönemlerinde ve 20. yüzyılın başında Bemheim, Babins-ki, Dejerine, Pierre Janet ve Freud'un görüşleri önem kazandı. Nancy okulunun temsilci-si Bernheim, Charcot gibi histeride hipnozun etkilerini ve eğindirime (telkine) yatkınlığı incelemiş ve histerinin eğindirimle ortaya çıkan bir hastalık olduğunu ileri sürmüştü. Babinski de bu yönden ilerleyerek histerinin eğindirimle ortaya çıkan ve inandırma ile iyileşen bir hastalık olduğunu ileri sürmüş ve hastalığa telkin nörozu anlamını taşıyan "pithiatisme" adını vermişti. Bu dönemde, Dejerine'in heyecan kuramı ve psikonevrotik belirtilerin heyecansal sarsıntılardan ileri geldiğine ilişkin görüşü de geniş yankılar uyandırmış olmakla birlikte, en önemli yeri Pierre Janet ve Sigmund Freud tutmaktadır.&lt;br&gt;
Charcot'nun öğrencilerinden P. Janet psikonevrozlardaki temel patolojiyi bilinç yapısındaki değişikliklere bağlamıştı. Janet'nin ortaya attığı "ruhsal gerilim" (tension psychique) kavramına göre, normalde, kişinin ruhsal enerjileri birleşerek bir amaç çevresinde yoğunlaşmakta ve buna bağlı olarak bilinç, belli bir güç ve bütünlük göstermektedir. Kalıtım, yorgunluk ya da heyecansal yaşantıların etkisi ile ruhsal geri-limde genel bir düşüklük olabilir. 0 zaman psikasteni'den söz edilir. Histeride ise, rııh-sal gerilimde genel bir dilşme o!maz, bilinç alanında daralma olur. Hipnozda oldugu gibi, histeride de kişiyi eğindirim altında tutan bir fikir (idee) vardır ve bilinç alanı bu fikir üzerine daralmış, büzülmüştür. Histeriğin imgesel yaşantılan yoğundur; sanki kendi imgeleri onu hipnotize etmiştir. Histeride, "sabit fikir" (sabit fikir; idee fixe) temel belirtidir. Bu "sabit fikir" bilincin zayıflaması ile ortaya çıkan bütün &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;bilinçsiz güçlerin, yani ruhsal otomatizmanın belirtisidir. Duygular, inançlar, istekleı- ve anılar özel bir şiddet kazanmakta ve zayıflamış olan bilinçten çöz.ülmektedir (disosiyasyon). Histerik belirtiler bu otoınatik ayrılma (emancipation automatique) olaylannı temsil et-mektedir. Görülüyor ki Janet, temel olarak, histeriyi kişiliğin birleşiminde bir düzensizlik, bir çözülme (disosiyasyon) olarak açıklamağa çalışmıştır. Kanımıza göre Janet, aslında bir belirtinin oluş düzeneğini açıklamağa çalışmış; fakat histerinin oluş nedenine yönelmemiştir. Yazmış olduğu son derecede ilgi çekici histeri vakalarının öykülerine dikkat edersek, genellikle belirtilerin tanımlanması üzerinde durduğu; bu hastaların ailesel geçmişleri, yaşantıları üzerınde hemen hemen hiç durulmamış olduğu görülür.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;1893'de yayınladıkları "Histerik Olaylarda Ruhsal Düzenek" adlı yazı ve 1896'da yayınlanan "Histeri Üzerine İncelemeler"adlı monografi ile Freud va arkadaşı Breuer, önce histerinin aydınlatılmasında ve sonradan da bütün ruh hekimliğinde çığır açtılar. Freud ve Breuer, başlangıçta, hipnoz uyguladıkları hastaların, hastalığı kamçılayan olay-ların anılannı canlı bir biçimde anlattıklarında histerik belirtilerin yokolduğunu gözlemlediler. Bu denemeler, boşalma (catharsis), bilinçdışına bastırma (repression) ve bilinçdışı kavramlarının ortaya atılmasına yol açtı. Sonra, araştırmalarını yalnız başına sürdüren Freud, özellikle histeri üzerinde yaptığı çalışmalara dayanarak psikanalitik kuramın ve sağaltımın temellerini kurdu. Psikanalitik kuramın çağdaş ruh hekimliği üzerinde izleri derindir ve bu kuram sayesinde ruh hekimliği yalnızca tanımlayıcı olmak-tan kurtularak, hastalık belirtilerinin ardındaki güdücii güçleri inceleyen dinamik ilkeleri kazanmıştırt.&lt;br&gt;
Önce psikanaliük kurama göre ruhsal aygıtın yapısını, çatışma, bunaltı saplanma ve savunma düzenekleri konularını bilmek gerekir.Histeride kaynağını çocukluk dönemlerinden alan bir iççatışma (intrapsychic conflict) vardır. Yani bireyin dürtüleyici dizgesinde (id'de), dışavurulması ve doyurulması olanaksız bir dürtü, bir gereksinim bu-lunmaktadır. Bu dürtünün doyurulması üstbenlik (süperego) baskılan, ya da gerçeklik il-keleri ile yasaklanmı^tır. Herhangi bir nedenle, bu dürtü kamçılandığında ve güç ka-zandığında, benlik bunu bastırabilmek için yeni güçleri harekete geçirmek zorunda kalacaktır. Yasak bir dürtünün aşırı sıkıştırması benlikte bir tehlike olarak algılanır. Böyle bir tehkileye karşı benliğin kullandığı en kestirme yol bu dürtüyü bilinçdışına it-mektir. Ancak, bilinçdışına itilmiş gereksinimler de davranışları etkileyebildiklerinden, çatışma tümden çözülmüş olmamaktadır. Örneğin, aşırı baba sevgisi olan bir genç kız, yaşam boyunca hep babası gibi bir insan aramaktadır; bir tiirlü bulamamaktadır ve mutlu olamamaktadır. Kendisi mutsuzluğunun nedeni olarak bir baba örneği aradığının bilincinde değildir. Bu, biliçdışı bir gereksinim olarak onun davranışlannı etkilemekte-dir. îşte, histerik kişide böyle bir durum, yani yasak dürtülere karşı sürekli bir bastırma (bilinçdışına tutma) zorunluğu vardır. Herhangi yüklü bir yaşantı bu dengeyi dürtü yönünde bozma etkisini gösterebilir.' 0 zaman benliğin kullanmakta olduğu bastırma (repression) yetersiz kalır; bu nedenle ortaya bir çatışma durumu çıkar. Çatışmanın doğurduğu bunaltıya karşı yeni bir düzenek gerekir. Histerik nevrozda bu, döndürıne (konversiyon) ya da çözülme (disosiyasyon) düzeneğidir. Histeride, çatışma ve onunla birlikte giden gerginlik ve bunaltı somatik bir işlev bozukluğuna döndüriilmektedir (konversiyon). Buna göre, konversiyon histerisinde baskın olan iki düzenek: Bastırma ve döndürmedir. Bastırma, çatışmanın ve onu doğuran dürtülerin bilinçdışı kalması; kon-versiyon da bunların somatik bir işlev bozukluğuna, örneğin felçlere, anestezilere döndürülmesidir. Ortaya neden somatik işlev yitimi çıkıyor? Histerik kişilik gelişmesinde çocukluk dönemlerinde bedenin çeşitli parçaları ya da işlevleri özel simge-sel anlam ve yük kazanmaktadır. Örneğin, kollar saldırma ve öldürme dürtüsünü ya da mastürbasyonu temsil edebilir. Örneğin, görme, bakma cinsel bir anlam kazanabilir. Böylece özel simgesel bir beden dili gelişir. Organdaki işlev yitimi, bir bakıma hem isteği, hem yasağı temsil eden anlamlı bir bozukluktur. Bu beden dili yanı sıra, bir beden parçasının fıziksel yönden hastalanması, örselenmiş olması gibi durumlar da o organın konversiyon için yatkınlığına yol açabilir (somatic compliance).&lt;br&gt;
Görülüyor ki, histerik belirti bir çatışmayı temsil etmektedir ve çatışmanın doğuracağı bunaltıyı önlemektedir. Buna birincil kazanç adı verilir. Hasta bir çatışmadan, bunaltıdan kurtulmuştur; onun yerine bir organda işlev yitimi olmuştur. Işte, Charcot'nun tanımlamış olduğu la belle indifference'ı, yani belirtiye karşı aldırmazlığı, hatta hoşnutluk durumunu, konversiyon düzeneğinin sağlamış olduğu bu birincil kazanç kavramı ile anlayabiliriz. Birincil kazancın yanısıra, konversiyon histeri-sinde çok zaman ikincil kawnçlar da vardır. Bunlar hastanın belirtileri yüzünden gördüğü ilgi, bakım, ödün, işden, sorumluluktan uzak kalma gibi kazançlardır. Ancak, şunu unutmamak gerekir ki, hem birincil, hem ikincil kazançlann sağlanması bilinçdışıdır ve bu kaz.ançlar dolasıyısle hastayı suçlama, oyun yapıyor kanısıyla ona kız.ma tilmden yanlıştır.&lt;br&gt;
îkinci bir soru da bilinçdışında tutulan ya da konversiyonla giderilen çatışmaların neler olduğu ile ilgilidir. Bu çatışma hangi dürtüler ve gereksinimlerie olmaktadır? Kla-sik psikanalitik kuramda bu çatışma, özgiil olarak, çözülememiş Oedipııs karmaşasıdır. Histerik, fallik dönemde saplanmış ya da bu döneme gerileme zorunda kalmış kişidir. Bu yüzden sevgi nesnesi, çocukluktan kalma imgesel (hayali) bir sevgi nesnesidir. Bu, hiçbir zaman elde edilemeyecek bir nesnedir. Bu nesneye doğru yöneltilen dürtü, bütün toplumlarda varolan yasaksevi ('ıncest) kuralı ile karşılaşır. Klasik psikanaliz, histeride fallik dönem saplanmasına büyük önem vermişse de, sonraki araştırıcılar bu bozuklukta oral döneme ilişkin çatışmaların da önemli olabileceğini belirtmişlerdir .&lt;br&gt;
Bu psikanalitik açıklamaya karşılık, histeriyi bir beyin patolojisi ile açıklamaya çalışanlar olduğu gibi; öğrenme ve koşullandırma kuramlarına göre açıklamağa çalışanlar da vardır. Fakat bugün için en yaygın olanı psikanalitik görüştür.&lt;br&gt;
Kanımıza göre, histerinin etiyolojisi henüz tam aydınlatılmış değildir. Bu has-talıkta aile içi rol dağılımları ve rol benimsemeleri ile ilgili önemli psikososyal etkenle-rin yer aldığını ve bunların daha pek çok araştıncıya konu olabileceğini sanıyoruz.&lt;br&gt;
 Histeri ya da konversiyon nevrozunun sıklıkla ortaya çıktığı kişiliklerdir. Bu kişilerin genel özellikleri şun'ardır: Ego senthsite, heyecansal labilite veim-matürite astl özellikleri oluşturur. Histerik kişilersürekli olarak çevrenin dikka-tini üzerlertCTB:, çekmeye çalışırlar, impulsif davranışlara eğilim ve inhibisyon kusuru gösterftter. Dramatik davranışlar ve ekshibisyonizm, suggestibilite, tak-litçilik, heyecan^l ilişkilerde yüzeysellik, bağımlılık ve çaresizlik, olgun sek-süel uyum göstermeme, kapris, aşırı incelik ve benzeri kişilik özellikleri gösterirler. Kendilerine özen gösterilmesindeki eksikiikleri nefretle karşılayan, artistvari, gösterişi seven ve belirli biçimde depersonalizasyon eğılimi taşıyan, saldırganlık ve düşmanlık duygulannı iyi idare edemeyen, çevresindeki kim-selerle olgun ilişkiler kuramayan kişilerdir. Histerik kişiler en çok dissosiyas-yon, represyon, aşırı identifikasyon, regresyon, inkar, inkorporasyon, sembolizasyon gibi ego savunma mekanizmalarını kullanırlar. Dissosiyasyon eğilimi taşıdıklarından kolayca telkin altında kalırlar. Histerinin temaruzdan psi-kofizyolojik visseral bozukluklara kadar pek çok sorunlan içine alan durum-larda kullanılması ve psikiyatri dışında da kullanılan bir deyim olmaya başlamasından dolayı bu sakıncalan kaldırmak için Chadoffve Lyons tarafın-dan histerik kişilik yerine Histrionik Kişilik ^Hİstrionic Personality) deyimi ileri sürülmüştür. Histerik kişiler ayrıca yalan söyleyen "Pseudologia Fantastica" gösteren kişiierdir. Seks yönünden canlı ve kuşkucudurlar. Frijidite göstere-bilirler. Kişilerarası ilişkilerde daima isterler, başkaları ile ciddi bozuk ilişkileri yaşam boyu sürdürürler. Boşanmalar ve yuvadan ayrılmalar bu kişilerde faz-la görülür. İç duygularını doğru biçimde ifade edemezler ve çoğu kez vücut hareketlerini kommünikasyon aracı olarak kullanırlar.&lt;br&gt;
      GÎDÎŞ VE SONLANIŞ&lt;br&gt;
Histerik nevrozda gidiş ve sonlanış hastanın kişilik yapısına, çevresel koşullara ve yapılan sağaltıma bağlıdır. Uygun çevresel koşullarda çok zaman eğindirim (telkin) yöntemleri ile, hatta kendiliğinden, belirtilerde düzelme sık görülür. Fakat bu belirtiler yineleyebilir. Ağır vakaların uzun yıllar sürdüğü ve işlev bozukluğunun organik bir bo-zukluğa da yolaçtığı (örneğin kaslarda körelme, eklemlerde kaynaşma gibi) görülebilir. Yıllarca felçli yatan hastalar vardır. Fakat çoğu genellikle iyileşme gösterir.&lt;br&gt;
     SAĞALTIM&lt;br&gt;
Konversiyon nevrozunun ve disosiatif türden nevrotik bozukluğun sağaltımında değişik sorunlar vardır. Bu bozuklukların önemli bir kısmı kendiliğinden düzelmektedir. Hasta hekime getirilmiş olsa bile iyileşmenin hekimin uyguladığı bir yöntemle olup olmadığını değerlendirmek güçtür. Hastaların önemli bir kesimi de halk arasında hacı hoca diye bilinen hekimlik dışı yöntemlerle iyileşmektedir. Bunlarla hastanın iyileşmesi kuşkusuz onun bu yöntemlere olan inancına bağlıdır.&lt;br&gt;
Hekimlere getirilen hastalann bir kesimi hem aile ve çevrenin, hem hekimin bu hastalıkla ilgili önyargılarının doğurduğu tutumlarla karşılaşmaktadır. Hekimlerin çoğu histeri hakkında ya hiç bir şey bilmemekte ya da bozukluğu gösteren kişilere çok sınırlı ve yüzeyel bilgi ile yaklaşmaktadır. Hekimler sıklıkla bu bozukluğun yapmacık, uydur-ma ve bir takım çıkarlar için kondurma bir hastalık olduğunu düşünerek hastalara karşı daha başlangıçta olumsuz bir önyargı ile yaklaşmaktadırlar. Hasta, kullanılan basit bir telkin yöntemi ile kısa sürede iyileşme göstermezsc hekim hastanın iyileşmek isteme-diğini düşünerek hastaya öfke duymakta ya da kısa sürede uzaklaştırmaktadır. Organik bir neden yok iken bir hastanın ruhsal kökenli bir inme nedeni ile aylarca yatakta yat-ması kolay anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum değildir. Muayenelere göre hastanın yürümesi, görmesi, sesinin çıkması, kulağının işitmesi gerekirken bu işlevlerin yitimi ortada sanki bilinçli bir kasıtlılık varmış gibi bir izlenim bırakmaktadır. Rahatsızlığın bilinçdışı etkenlerle olduğu yüz yıla yakın bir süredenberi bilinse bile, bilinçdışı ruhsal süreçlere ilgi duymayan bir hekimin histerik hastaya yaklaşımında önyargılardan ve öfke duygulanndan kendini arındırmış olması güçtür. îşte bu nedenlerle histerik hastaların sağaltımı sanıldığı kadar kolay olmaz.&lt;br&gt;
Sağaltım için temel ilkeler şöyle sıralanabilir:&lt;br&gt;
1. Hastanın çok iyi bir değerlendirmesi yapılmalı ve organik bir işlev bozukluğu olmadığından hekimin bir kuşkusu kalmamalıdır.&lt;br&gt;
2. Hastanın ruhsal durumu, aile içindeki konumu ve aile içi sorunlar iyi değerlendirilmelidir. Konversiyon ve disosiatifbozukluk gösteren hastalar genellikle ra-hatsızlığın altında yatan sorunları kendileri de bilmezler, bu konuda sezileri olsa bile bunları dile getirmeye karşı büyük direnç gösterirler. Gene de hastayı ve aileyi gerekirse birçok kez görerek durum aydınlatılmaya çalışılmalıdır. Hiç bir histerik belirti durup du-rurken ortaya çıkmaz.&lt;br&gt;
3. Hastaların çoğuna bilinen eğindirim (telkin) yöntemlerinden biri ya da birçoğu daha önceden uygulanmış olabilir. Bunları yinelemekte, örneğin faradi ile daha yüksek akım vererek hastanın canını çok yakmakta bir yarar yoktur. Hasta faradi ile iyileşiyorsa canı yandığından değil, kendisine etkili somut bir sağaltım yönteminin uygulandığına inanmış olmasındandır ve bu yöntemle iyileşme olacaksa ilk uygulamalarla olacaktır.&lt;br&gt;
4. Ağır stresli yaşam koşullarının süregeldiği bir ortamda basit yöntemlerle ve ilaçlarla hastanın iyileşmesini beklemek boşunadır. Belirtilerde tam düzelme olsa bile bu iyilik uzun sürmez ve kısa sürede çoğu hasta gene aynı ya da değişik bir işlev yitimi ile karşımıza gelir. Bu nedenle hastayı ya bir süre çevresinden uzaklaştırmak ya da çevrenin düzeltilmesi için aileyi etkilemek zorunluğu vardır.&lt;br&gt;
5. Bu bozuklukta belirtilere yönelik sağaltım yöntemleri şunlardır:&lt;br&gt;
a) Eğindirim (telkin) yöntemleri arasında faradizasyon, narkoterapi, hipnoz ve ilaçların plasebo etkisinden yararlanma sayılabilir. Çağdaş psikiyatride artık bu yöntemler pek kullanılamaz ya da kullanılmıyor gibi düşünülebilir. Nitekim tanınmış îngilizce psikiyatri kitaplannda bu yöntemlerden pek söz edilmez. Bunun nedenlerinden biri bu ülkelerde tipik konversiyon belirtileri gösteren hastaların pek görülınemesidir. Ülkemizde hem bu tür hastalar sıkça görülmekte hem de bu yöntemlerle yararlı sayılabilecek sonuçlar alınabilmektedir. Uygun yerde ve uygun hastada yararlı olabilccek bu tür bilinen, fakat eskimiş kabul edilen yöntemleri küçümsemeye hakkımız yoktur.&lt;br&gt;
b) Aile desteğinin sağlanması ve çevre koşullarının düzeltilmesi histeri sağaltımında çok önemlidir. Daha önce de açıkladığım gibi konversiyon ya da disosiyatif türden histerik nevroz çoğu kez uzun süreli ağır yaşam koşullanndan sonra ortaya çıkar.&lt;br&gt;
Örneğin, bir eve gelin gelen bir öğretmen hastamız yıllar boyu kocası ve kaynanasından işkence sayılabilecek muame-le görmüş ve hasta bir çıkış yolu bularnamıştı. Hastaneye ge-tirildiğinde yemek yiyemiyor, yediklerini dışarı döküyor. salyası akıyor, konuşamıyor, kendine bakamıyor, bunamalı bir hasta gibi görüniiyordu. Durum tipik bir depresyona uymadığı gibi, organik beyin hastalığı yönünden yapılan in-celemelerde bulgular normaldi. Durum ağır bir disosiatit' nev-roz olarak görüldü ve yapılan dört EKT ile hasta düzeldi. Bundan sonra hastanın eşi ile birlikte daha uzun süreli aile sağaltımına devam edildi.&lt;br&gt;
c) Konversiyon bozukluğunda bunaltı giderici ilaçlar genellikle pek etkili değildir. Fakat, konversiyon belirtileri geçtikten sonra ortaya doğal olarak çıkan bunaltı için bu tür ilaçlar kullanılabilir. Hastalarda sıklıkla birlikte depresyon belirtileri de bulunabile-ceğinden antidepresan ilaçlar yararlı olabilir. Histerik çılgınlık türünden psödopsikozlarda nöroleptikler genellikle fazla etkili değildirler. Yüksek güçlii benzodia-zcpinler (lorazepam, alprazolam gibi) denenmeye değer. Klasik kitaplarda yazmasa bile çok süregen ve dirençli hastalarda EKT'nin yararlı olabileceği ülkemizde birçok klinis-yen tarafından gözlenmiştir.&lt;br&gt;
Konversiyon paraplejisi ile iki yıl yatağından çıknnayan genç bir üniversite öğrencisi kız uzun süreli psikoterapi, nar-koterapi. hipnoterapi denemesinden sonra üç EKT ile ayağa kalkmıştı. llk günlerinde ayaklarında fazla ödem ve ağrı olan hastanın yeniden yatağa dönme eğilimi önlenmiş ve uzun süre psikoterapi ile izlenmişti&lt;br&gt;
d) Histeride oluş nedenine yönelik sagaltım:&lt;br&gt;
Klasik olarak histeride en uygun sağaltımın psikanalitik yönelimli psikoterapi olduğu bilinirdi. Psikanalizin birçok kuramı Freud'un histerik hastalar üzerindeki çalışmaları sonucu ortaya konmuçtur. Fakat, klasik psikanaliz ağır histerik hastalarda genellikle pek başarılı olamamıştır. Bu hastaların bu tür sağaltıma yatkın olmaları da kuşkuludur. Kendi klinik deneyimime göre en uygun sağaltım yolu, bireysel psikotera-piye ek olarak çevresel koşulların düzeltilmesi ve aile psikoterapisinin birlikte uygulan-masıdır. Burada bireysel psikoterapi derken, gerektiğinde analitik yönelimli, gerek-tiğinde, destekleyici ve rehberlik yapan esnek yaklaşımlı bir psikoterapiden söz ettiğimi vurgulamak isterim.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;                                                 PARANOİD KİŞİLİK&lt;br&gt;
Bu tür kişiler sürekli biçimde inkar ve yansıtma mekanizmalarını kullanma eğilimi gösterirler. Kişiler arası ilişkilerinde son derece duyarlıdırlar. Çevrele-rine uyumda skizoid kişilerden daha az içe dönüklük gösterirler. Buna karşılık daha çok rijit ve daha iyi organizedirler. Engellenilme karşısında hemen tepki gösterirler. Çoğu kez huysuz ve inatçı insanlardır. Eleştiriyi olgun biçimde karşılayamazlar ve bu konuda dayanıklı değildirler. Meslek yaşamlannda çok çalışır ve göze batarlar. Aşırı zorlanma karşısında paranoid örnekte psikotik tepki gösterirler. Olgunlaşmamış kimseler olup yetersiz represyonu desteklemek için inkar ve yansıtma gibi ego savunma mekanizmalarının infantil biçimlerini çok kullanırlar. Bu mekanizmalar hezeyan oluşumu ile gerçeğin kavranılmasını düzeltmek için kullanılır. Yetersizlik, kötü hareketlerin sorumluluğunu inkar, moral eğilimleri abartma ve bunları başkalan üzerine atma, kabul edilmeyen ve doyum bulmamış seksüel nitelikteki istekleri inkar.etme ve bunları başkaiarına yansıtma gibi nitelikler görülür. Bu biçimdeki asıl ve temel distorsiyonları, savunma hallerini, ego değişiklikleri ve uyum biçimlerini denge içinde tutmak için bir seri yetişkin örnekleri geliştirilerek kişilik yapılan daha güçlü hale getirilmeye çalışılır. Bu uğraşılar sonucu katı, rijid bir tutum ortaya çıkar. Bu nedenle paranoid kişiliğin ilk özelliği rijiditedir denir. Paranoid kişiliğin üç temel özelliği vardır: a) Başka kimselerde bulunan bir kısım biiinç dışı eğilimlere karşı aşırı duyarlık gösterilmesine karşılık, aynı nitelikteki kendi eği limlerine belirgin bir duyarlılığın gösterilmeyişi, b) realitenin test edilmesi ile kusurların düzeltilmemesi, özel duyarlı olduğu alanlarda sorumluluğu kendi-sinde arama (self-reference) yerine bunu başkalarına yükleme (object refe-rence) eğilimi, c) infantil düzeydeki kusurlu özdeşim ve sosyal karşılıklı İIişkilerde kusurlu tutumlar. Bu kişilik bozuklukları prepsikotik kişilik bozukluk-lacıdır. Bu kişilerde bir psikoz ortaya çıkarsa da bu paranoid formda olur.&lt;br&gt;
1980 yılında yayınlanan DSM-III sınıflandırmasında Paranoıd Kişilik Bozuk-luğunun tanı kriterleri ise aşağıdaki biçimde açıklanmıştır:&lt;br&gt;
Bireyin şimdiki ve uzyn-süreli işlevinin karakteristiği olan altta sıralanan kri-terler hastalığın epizodlan ile sınırlı değildir ve bunlar ya sosyal veya meslek-sel işlevinde anlamiı bozukluğa ya da subjektif sıkıntıya neden olur:&lt;br&gt;
A. Aşağıdakilerin en az üç tanesi ile gösterildiği gibi yaygın, yersiz kuruntu:&lt;br&gt;
1- Hile veya kötülük beklentisi,&lt;br&gt;
2- Tehdit işaretleri için çevrenin sürekli gözlenmesi veya gereksiz sakınma önlemleri alma ile kendini gösteren aşırı uyanıklık,&lt;br&gt;
3- İhtiyatlılık veya gizli-kapalılık,&lt;br&gt;
4- Haklı olduğu zaman bile sorumluluğun kabulünden kaçınma,&lt;br&gt;
5- Başkalarının bağlılığını şüphe ile karşılama,&lt;br&gt;
6- Tüm bağıntıların değerlendirilmesinin kaybı ile, eğilimin doğrulanması için yoğun ve çok dar bir alana odaklaşmış araştırma,&lt;br&gt;
7- Gizli motivler ve özel anlamlarla aşırı ilgilenme,&lt;br&gt;
8- Patolojik kıskançlık.&lt;br&gt;
B. Altta sıralananların en az ikisi ile gösterildiği gibi aşırı-duyarlılık:&lt;br&gt;
1- Kolayca saygısızlık göstermeye ve çabucak savunmaya geçme eğilimi,&lt;br&gt;
2- "Küçük tepeciklerden dağlaryapma", Türkçe "pireyi deve yapma" gibi, güçlüklerin abartılması.&lt;br&gt;
3- Herhangi bir tehdit algılandığı zaman karşı saldırıya geçmeye hazır olma&lt;br&gt;
4- Gevşeme, rahatlık için yetisizlik.&lt;br&gt;
C. Altta sıralananlann en az ikisi ile gösterildiği gibi kısıtlı duygulanım:&lt;br&gt;
1 Soğuk ve çoşkusuz biçimde görülme,&lt;br&gt;
2- Objektif, rasyonel ve coşkusuz olmaktan daima gurur duyma,&lt;br&gt;
3- Gerçek bir duygudurum eksikliği,&lt;br&gt;
4- Pasif, yumuşak, ince ve aşırı duygulu olma hislerinin yokluğu.&lt;br&gt;
D. Skizofreni veya bir paranoid bozukluk gibi başka bir ruhsal bozukluğa ait olmama.&lt;br&gt;
Paranoid kişilik bozukluğu, paranoid bozukluklar; skizofreni, paranoid tip:&lt;br&gt;
antisosyal kişilik bozukluğu ile karıştığı için bunlarla ayırıcı tanı yapılmalıdır.&lt;br&gt;
Paraııoid kişilik özellikleri gösteren bir kişide iç ya da dış zoriar altmda tipik paı-a-noid sanrılarla belirli geçici ya da epizodik bir psikozdur. Hastada şizofreni ya da tipik paranoya durumu yoktur. Fakat nöbetlerie gelen paranoid türde düşüncenin egemeıı olduğu psikotik bir reaksiyon içine girmiştir. Kendisine kötülük yapılacağını, aleyhine bir takım planlar kurulduğunu ileri sürer ve kuşkular içindedir. Genç biı üniversite öğrencisi çeşitli siyasal gruplar arasında yansız kalmaya çalıştıkça, bir bocalaına içine girmiş ve giderek ağır bir güvensizlik duygusu ile bunalmıştı. Böyle bir bunaltı bir gün birden kendisinin MÎT ajanı olarak mimlendiği, bu nedenle izlendiği ve öldürüleceği düşüncelerinde somutlaşmış ve gezmeye gittiği kentten panik içinde evine dönmüştü. îstasyonda karşılayaıı babasma, çevresindekijandarmalara peşine takılan kişilerin bulun-duğunu söylüyor, kendisini korumalan için yalvanyordu (paranoid türde panik nöbeti).&lt;br&gt;
Başka Paranoid Durumlar: Alkol paranoyası, amtetamin psikozu, paralizi jeneral (kr. yaygm sifilitik meningo-ensefalit), bunamalara ve serebral arterioskleroza bağlı paranoid psikoz, yaş dönümü paranoid psikozlandır.&lt;br&gt;
Paranoid sannlar bazen nıanide, daha seyrek olarak da depresyonlarda görülebilir; fakat bu sannlar paranoid psikoz tanısı koyduracak kadar klinik duruma egemen değildir".&lt;br&gt;
       Paranoid şizofreni: Paranoid sannlarla biılikte şizofreninin diğer belirtileri vardır. Bunda sannlar dağmık. değişken sistemsiz ve acayiptir. Şizofreni bölümüne bakınız.&lt;br&gt;
Paranoid Kişilik : Kuşkuculuk, aşırı kıskançlık, aşın gururluluk, geçimsizlik, kincilik kendini üstün görme gibi özellikleri taşıyan bir kişiliktir. Düşünce biçiminde paranoid özelliğe eğilim vardır.&lt;br&gt;
Paranoid Düşünce ve Davranışın Psıkodinamigi: Paranoid düşüncenin temel özeiliği kişinin yadsıma (inkar) ve yansıtma (projeksiyon) düzeneklerini aşm derecede kullanmaya eğilim göstermesidir. Paranoid bozukluğun psikodinamiğini ve kullanılaıı savunma düzeneklerini ilk olarak S. Freud tanımlamıştır.&lt;br&gt;
Yansıtma (Projeksiyon):&lt;br&gt;
Kişinin kendisi için yasak bulduğu, kabullenmediği eğilimlerin önce yadsınması, sonra dışardaki bü- nesneye yansıtılması ve o nesnede vannış ya da o nesneden geliyor-muş gibi algılanmasıdır. Freud, paranoid bozuklukta önce yadsınan, som-a yansıtma düzeneği ile yansıtılan dürtü ve eğilimlerin gizli eşcinsel dürtüler olduğunu ileri sürmüştü. Kişi latent homoseksüaliteye kaı-şı kendini böyle savunuyordu. Daha sonra, paranoid belirülerin alünda saldırgan durtülerin, kin ve nefretin, utafiç ve sııçluluk duygıılarına neden olabilecek her türlü egilinün de bulunabileceği; yalnızca latent homo-seksüaliteye bağlı olmadığı anlaşıldı.&lt;br&gt;
Ömek: Serebral arteriosklcrozu olan yaşlı. çok dindar bir erkek, bir gün evinde hizmetçi kızı sıkıştırırken karısı ve kızı tarafından görülüyor. Bunun hemen arkasından kendisini iki gün odasına kapatıyor vc kimseyle ilişki kurmuyor. Birkaç gün içinde bu adam evde, 65 yaşındaki karısının, kızının başka erkeklerle düşüp kalktığını iddia etmeye ve onları tehdit etmeye haşlıyor. Yani. "bende kötü duygular yok (yadsıma), sizde var (yansıtma)" diyor.&lt;br&gt;
"Bana kötü nazarla bakıyorlar. Benim aleyhimde plan kuruyorlar" diyen bir hasta, gerçekte kendi içindeki saldırgan dürtüleri başkalarına yansıtmaktadır. Paranoid kişi, aslında son derece güvensiz, kendi içindeki bilinçdışı dürtüleri gizleınek. yadsımak ve yansıtmak zorunluğunu duyan kişidir. Sanki kendi içinde kendisini gözleyen bir güç vardır ve kişi bu gücü dışarda imiş gihi görür. yani dışan yansılır. Bazen bu dışarı yansıtılan güç, itham edici bir ses. bir varsanı (hallüsinasyon) biçiminde algılanabilir. Bazen dış dünyaya yansılılarak, dışarda bir nesneden geliyormuş gibi algılanan algılar (ses. bakış vb.) hastayı bir paniğe sokarak başkasına ya da kendisine zarar vermesine kadar gidebilir. Paranoid kişi derin güvensizlik duyguları. kuşkular ve aşırı dikkat içinde ağır bunaltı (anxiety) ve korku duyar. Bir gün, herşey onun için somut bir açıklık kazanır ve müphem. karışık korkuları artık bir sanrı olur. "Simdi anlıyorum beni neden öldürmek istiyorlar" gibi. Giderek bu düsünce daha da gelişerek, hasta kendi kendine bir yalancı topluluk (pseuclo-commıınity) yaratır. Bu yalancı topluluk içinde düşmanları. onların bakışları, yayınları, konuşmaları, otomobil farları. yerleştirilmiş gizli dinleme ve denetleme aygılları hepsi yerli yerine oturur ve hastanın tüm algılama yetileri büyiik bir dikkatle bunları izler, kendisini doğrulayacak ipııçları arar ve savunmaya geçer.&lt;br&gt;
Paranoid kişilerde sık görülen kendini büyük ve önemli görme (megalomani) genellikle derin bir küçüklük ve değersizlik duygusunun belirtisidir.&lt;br&gt;
SAĞALTIM&lt;br&gt;
Paranoya ve paranoid durumlar sağaltımı en güç ruhsal bozukluklardandır. Çoğu kez hasta, hastalığını kabul ctmez. hastaneye ve hekime gelmeye karşı direnir. Çaresizlik içinde kalan yakınları da, ya aldatarak ya da zorla hekime götürürler. Bu da hastanın kuskularını, güvensizliğini arttırır. însanların kendisi hakkında kötü niyetli oldukları kanısını destekler. Bu nedenle paranoid hasta ile uğraşan hir hekim oyuna gelme-meli, oyun yapmamalı, hastaya dürüst ve açık olınalıdır. Tehlikeli olabilecek bir hasta zorla hastaneye götürülecek olsa bile, aile ve hekim böyle yapılacağını açıkca kendisine belirtmelidir. Çoğu hasta açık sözlü, dürüst bir hekime bağlanır. Ama direnen. hekime gelmeyen hastalar da az değildir. Akut bir panik içinde olan hastanın hastaneye yatırılması gerekebilir. Sağaltımda nöroleptikieı'in (haloperidol. [iyoridazin. klorpronıa-zin, triClııperazin, pimozid ve benzerlcri) yanısıra psikoterapi uygulanmalıdır. Psikoterapide hastanın sorunlarını olduğu gibi kabul etmek ya da sorıınlarını bırakması için mantıksal tartışmaya girmek yararsızdır. Terapist sanrıların anlamını, nasıl geliştiğini, hastanın güvensizliğini tanımaya, anlamaya çalışmalıdır. Paranoid hastalarda EKT genellikle ya hiç yararlı olmaz, ya da geçici biı" yatışma sağlar".&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/11/08/histerik_kia_350_ilik~3265406/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/11/08/histerik_kia_350_ilik~3265406/#comments</comments></item><item><title>Magnum Fotografçışı Abbas dan fotoğraf üzerine</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/10/25/magnum_fotografca_305_a_351_a_305_abbas_~3190878/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-10-25:/2007/10/25/magnum_fotografca_305_a_351_a_305_abbas_~3190878/</guid><pubDate>Thu, 25 Oct 2007 01:22:55 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;6 Kasım günü, Magnum üyesi İran’lı fotografçı ABBAS Fotograf Vakfında, bizimleydi. Kendisiyle, Geniş Açı’dan Serdar’ın davetiyle geldiği Saydam Günleri’nin son gösterilerinden birinde, Jülide Gamze Çeçen’in “Öte-ki” gösterisinden önce, karşılaşıp tanıştık. Gösteriyi beklerken fuayede Türkçe fotograf kitaplarını ilgi ile inceledi ve çevresiyle hemen sıcak ilişkiler kurdu. Gösteri bitiminde Julide ile konuşarak görüşlerini aktardı. Taksim’e doğru dönerken Türk fotografçılarla tanışmak ve fotograflarını görmek istediğini belirtti. 6 Kasım’da Vakıf’ta toplanmaya karar verdik.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Vakfı tanıtan kısa bir sunumun ardından Gencer Yurttaş’ın, Tolga Sezgin’in, Coşkun Aşar’ın, Julide Çeçen’in, Mustafa Özünal’ın, Ahmet Polat’ın gösterileri izlendi. Daha sonra masa etrafında toplanılarak Coşkun’un, Tolga’nın, Kerem’in, Altan’ın, Serra’nın, baskıları incelendi. İsteği üzerine digital görüntülerin de küçük baskıları (Vakfın üstün teknik donanımı (!) ve yaratıcı elemanları sayesinde) alınıvermişti. &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Söyleşi ve değerlendirme oldukça samimi bir havada geçti. Hep kendisi konuşmak istemediğini, karşı görüş ve katkıları da beklediğini, bir diyalog oluşması dilediğini belirterek söze başladı, (aynı kelimelerle olmasa da) özetle aşağıdaki konulara değindi.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;ŞU EDİTÖRLÜK MESELESİ&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Şimdiye kadar gördüğüm fotografların teknik kalitelerine söyleyecek sözüm yok, beni rahatsız eden teknik eksiklikler görmedim, hepsi mükemmel diyebileceğim özellikteler, pekçok yabancı fotografçının işleriyle karşılaştırılabilirler. Ben çok daha farklı birşeyden bahsederek başlamak istiyorum. Bu fotograflar toplamı ile ne yapmak istiyorsuz? Seçtiğiniz bir konu var, onu anlatmak istiyorsunuz. Bu konuyu en güçlü şekilde nasıl anlatacaksınız ? Bu, fotografların seçimi (editörlük) meselesidir. Tek tek güzel olan bir yığın fotografla bunu yapamazsınız. Burada sunulan işlerin hepsinin ortak problemi budur. Niçin çok sayıda fotograf ? Niçin tekrarlara gerek duyuyorsunuz, aynı konuyu içeren birden fazla fotografa gerek yok. Kuvvetli bir kareniz var, yanına onun başka açıdan çekilen bir varyasyonunu da katarak anlatımı güçlendireceğinizi düşünüyorsunuz. Bu bir yanılgıdır. Birden fazla benzer fotograf konuyu güçlendirmez, tam tersine zayıflatır. En güçlü karenizi seçin.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Fotografları elemek, evet, zor bir iştir. Çünkü hepimiz çektiğimiz her kareye bir türlü bağlıyızdır. Özellikle beğendiğimiz birden fazla kareden sadece bir tanesini bırakacak şekilde bir eleme yapmak bazen çok zor olabilir. Ama kuvvetli bir anlatım için bunu yapmamız gerekir.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Ben nasıl çalışıyorum? Benim çalışmamın üç aşaması var; birincisi çekim aşaması. Bu aşamada bütün geçmiş birikimim, teknik yeteneklerim, günümde olup olmamam ve benzeri etkiler altında karelerimi belirliyorum. Diyelim ki birbuçuk aylık bir çalışma yaptım. Bu yaklaşık olarak 150 kaset civarında film demektir. İkinci aşamada bu filmlerin kontak baskılarının alınması ve buradan fotografların seçilmesi gelir. Bu iş iki üç günümü alabilir. Muhtemelen 45-50 fotograf seçmiş olurum. Daha sonra seçilen fotografların 13x18 cm boyutlu baskıları yapılır. Üçüncü aşamada bu fotograflar arasından seçim yapmak vardır. Uzun bir masa üzerine bunları dizerim, üzerinde düşünür sıralarım, bazılarının çıkarır, bazılarını eklerim. Bu fotograflar masanın üzerinde günlerce durur, bugün beğendiğimi yarın çıkarabilirim, akşam çıkardığımı sabah eklerim. Onları bir bütün olarak gözümün önünde bulundururum. Seçimim çok farklı etkenlere bağlı olduğundan uzun süre önemlidir. Sonuçta fotograf sayısı 12-15’e iner. O iş benim için tamamlanmıştır. &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Edit yaparken neleri dikkate alırım ? Biçim ve içerik olarak en güçlü fotografların yer almasını isterim. Ayrıca, bir araya getirdiğim fotografların ortak bir havasının olmasını arzu ederim. Bu ortak havaya uymayan fotografı dışarı çıkarmaktan çekinmem. Ortak havayı bazen renk birliği bile oluşturabilir.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Seçtiğim fotografların bir sıraya konulması, bir sergi açacaksam veya bir kitap hazırlıyorsam önemlidir. Dergilere sattığım işlerde bunu yapamıyorum, onlar bildikleri gibi (genellikle en kötü şekilde) sıralıyorlar.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Tekrar edecek olursak, konunun en güçlü bir şekilde anlatılması için fotografların edit edilmesi çok önemli, fazla sayıda fotograftan kaçının; ne kadar az, o kadar güçlü ! &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;21 mm : TEMBELLERİN OBJEKTİFİ&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Geniş açı objektiflerin gençler arasında yaygın olarak kullanıldığını görüyorum. Bu objektiflerin şu sakıncaları var. Ön plandaki konu gereğinden fazla büyüyor, deforme oluyor. Örneğin rakı bardağı tutan şu elin bu kadar büyük olması gerekli mi? Neyi, niye güçlendiriyoruz? Geniş açının bir diğer sakıncası gereğinden çok unsuru kadrajın içine doldurmasındadır. Çoğu kez, aslında çok güçlü olabilecek bir düzenleme, diğer unsurların varlığı nedeniyle ortadan kaybolur. Halbuki 50 mm ile veya 35 mm ile konunuzu daha yalın olarak seçebilir ve düzenleyebilirsiniz. Daha güçlü fotograflar oluşturabilirsiniz. Gençler geniş açıyı niye tercih ediyor? Tembelliklerinden. Tak 21 mm’yi, herşey kadrajın içinde, ne rahat ! Ben verdiğim seminerlerin çoğunda öğrencilerin geniş açı objektiflerine el koyuyorum. Gözünüzü normal açılı objektifle terbiye edin, sonra geniş açı kullanımına geçin. Geniş açı, kullanımı ve kontrolu zor bir objektiftir. Özellikle kadraja giren çizgilerin deformasyonu önemlidir ve kontrol edilmelidir. Geniş açının bir ustası Eugene Richards’tır..Onun fotograflarını bu gözle inceleyin. Ben geniş açı kullanmıyor değilim, ama normal ve 35 mm’yi çoğunlukla tercih ediyorum. Kapalı ve dar mekanlarda elbette geniş kullanımı gerekli, ancak biraz önce bahsettiğimiz sakıncaları dikkate alarak.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;ÖZ-BİÇİM İLİŞKİSİ ÜZERİNE&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Öz-biçim meselesine, fotografların edit edilmesinde seçim kriteri olarak da değinmiştim. Fotografçı olarak karşılaştığımız açmazlardan birisidir. Diyelim ki çok dramatik/trajik bir olayla karşı karşıyayız. Onu, hemen, gözü kapalı fotograflayıp geçecek miyiz, yoksa biraz etrafında dolanıp en güçlü açıyı-kompozisyonu arayacak mıyız? Ben ikinciyi tercih ediyorum. Eğer karşımdaki konuyu anlatamaya değer bulduysam, fotografçı olarak benim sorumluluğum bunu en güçlü şekilde yapmayı gerektirir ki fotografım geniş kitlelere ulaşşın ve kalıcı olsun. Bu nedenle her durumda fotografın biçimsel ögelerini gözardı etmemek gerekir. Bazen, dramatik bir konuyu estetize ettiğimiz yolunda eleştiriler alırız. Bu biçimsel ögeleri geri plana itmemize yol açmamalı. Unutmamalı ki güçlü bir öz tek başına fotografı güçlü yapmaz. Biçimin abartılması ise bizleri başka yönlere götürür, çoğunlukla öz’den uzaklaştırır. Elbetteki bu bir kişisel tercih meselesidir, gene sizin kültürel geri planınıza, deneyiminize, yaklaşım ve amacınıza bağlıdır. Ancak, iyi ve kalıcı fotograflara baktığınızda hepsinde öz’ün en uygun biçimle buluştuğunu görürsünüz.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Çoğu kez iyi niyetimiz ve duygusal bağlılığımız fotograf için bir problem oluşturur. Seçtiğimiz konuya olan sempatimiz, biçimden feragat etmemize de, edit ederken güçsüz fotograflara yer vermemize de neden olmamalı. Bunu yenmeliyiz.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;IŞIKLA YAZMAK, IŞIKLA ÇİZMEK&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bildiğiniz gibi fotograf, Yunanca ‘ışık-photon’ ve ‘yazı-graphis’ kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş bir kelime. Ben kendimi bir tür yazar gibi görüyorum, fotografla birşeyler anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Bu nedenle gerek sergilerimde gerek kitaplarımda benim fotograflarımın bir sırası vardır, her fotograf bir öncesi ve bir sonrasıyla bağlantılıdır. Elbette ki tek başlarına da ‘fotograf’tırlar ama aynı zamanda bir bütünün de parçasıdırlar. Bu nedenle kendimi fotografla yazan bir yazar olarak görüyorum. Bazı fotografçılar ise tıpkı ressamlar gibi ışıkla resim yaparlar. Her fotograf tek başına okunur, hikayesi içindedir. Bu tür fotografçılar için en iyi örnek Henry Cartier Bresson’dur. Her karesini bir ressam gibi oluşturur. Onun kitaplarına baktığınızda, fotograflarının arasında estetik değerlerin ortaklığı dışında bir bağlantı bulmanız beklenmez. Böyle bir şeye gerek duymaz. Bu, bir kişisel seçim ve uslup meselesidir. (K.C)
&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/10/25/magnum_fotografca_305_a_351_a_305_abbas_~3190878/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/10/25/magnum_fotografca_305_a_351_a_305_abbas_~3190878/#comments</comments></item><item><title>Aşkın başkentinde Rugby keyfi</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/aa_351_ka_305_n_baa_351_kentinde_rugby_k~2979235/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-09-14:/2007/09/14/aa_351_ka_305_n_baa_351_kentinde_rugby_k~2979235/</guid><pubDate>Fri, 14 Sep 2007 14:00:48 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;BERLİN - Fransa eylülde ev sahipliği yapacağı Dünya Rugby Kupası'na bu sporun haşin heteroseksüel erkeklere özgü olduğu tabusunu yıkan bir posterle hazırlanıyor. Paris'in heteroseksüellere de açık olan ama daha çok eşcinsellerin oynadığı ünlü rugby kulübü Les Gaillards (Kulamparalar), cinsel tercihleri ne olursa olsun erkeklerin rugby'de birleşebileceğine dair poster çekimi yaptı.&lt;br&gt;
Posterde Fransa ve İngiliz takımları birbirine koşarken iki kaptan birbirlerini tekmeleyecekleri yerde öpüşüveriyor. 35 yaşındaki kulüp başkanı Gregory Raulin öpücük veren beyaz formalının kendisi olduğunu gururla açıklarken, bu şaşırtıcı pozu 'Aşkın başkentinde rugby'nin keyfini çıkarın' yazısı süslüyor.&lt;br&gt;
'Kulamparalar'ın kampanyası o kadar büyük ilgi gördü ki, Paris turizm bürosu kent sakinlerinin ne kadar hoşgörülü ve dünyayı kucaklamaya hazır olduğunu göstermek için her yeri bu posterlerle donatmakla kalmadı, Londra'nın merkezi yerlerine de dev boyutta posterlerden astı. Poster Britanya'nın Times gazetesindeki turizm reklamı olarak Arap âlemine bile sızdı. Dubai Emirliği'nde önce gazetenin piyasaya verilmesi yasaklandı, sonra sansür kurumunun "Herhalde öpüşmüyorlardır, birbirlerini&lt;br&gt;
ısırıyorlardır" görüşü bildirmesi üzerine dağıtımı yapıldı. (Spiegel)
&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/aa_351_ka_305_n_baa_351_kentinde_rugby_k~2979235/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><category>a%C5%9Fk%C4%B1n-ba%C5%9Fkentinde-rugby-keyfi</category><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/aa_351_ka_305_n_baa_351_kentinde_rugby_k~2979235/#comments</comments></item><item><title>Bill Bryson - Neither Here, Nor There</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/bill_bryson_neither_here_nor_there~2979157/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-09-14:/2007/09/14/bill_bryson_neither_here_nor_there~2979157/</guid><pubDate>Fri, 14 Sep 2007 13:44:51 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;Seyahat yazısı deyip geçmemeli...&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bizdeki birçok seyahat kitabı kendini dünyayı gezmeye adamış rantiyelerin "beyefendi yarasını görmüş, kutsal asa sanmış" türü izlenimlerinden ibarettir.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Batı'da ise bu iş ya doğrudan özel bir edebiyat alanıdır ya da yazarın bilgi ve görgü sınavından geçtiği ve neredeyse bir tür zekâ gösterisine dönüşen eğlenceliklerden ibarettir.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Şu sıralarda daha çok ikinci türe uygun düşen bir kitap elimden düşmüyor: Neither Here, Nor There...&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Yazan Bill Bryson. Avustralya ve Amerika üzerine kitaplarıyla satış rekorlan kıran, dilbilime meraklı, Times ve Independent'da seyahat yazıları çıkan ilginç bir Amerikalı. Bu kitabında ardı ardına dolaştığı 22 Avrupa şehrini anlatıyor.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Norveç'in kuzeyinden başlayıp İstanbul'a kadar uzanan bir yolculuk onunki...&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Haydi biraz birlikte göz atalım bu kitaba!&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Trafik düzeni, insanların otomobille ilişkileri o toplumun karakteri hakkında önemli ipuçları taşır. Bill Bryson da bunu çok iyi biliyor.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;İşte yazarın İtalya'nın başkenti Roma'dan izlenimleri.&lt;br&gt;
"İtalyanların arabalarını park etme biçimlerine hayran kaldım.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Herhangi bir Roma caddesine çıkıp baktığınızda, kör sürücüler arasında park yarışması düzenlenmiş sanırsınız....&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Burada her yere ve her yöne park edilir ve öyle sıkışık yerlere bile girilir ki, arabadan çıkmak için üstte açılan güneşliği kullanmaktan başka çare yoktur.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;İtalyanlar kanepe boyutundaki yerlere arabalannı zorla sokarlar. Zaten kaldırım kenarındaki boş yer bundan bile küçükse, Romalılar orayı da boş sigara paketleri, yarısı yenmiş pizza dilimleri, dondurma topları, yağları üstünde sardalya konservesi, paramparça edilmiş gazete gibi şeylerle 'dekore' ederler."&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Ya Paris?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bill Bryson, geniş bulvarlan, pasajları ve meydanlarıyla bugünün Paris'ini inşa eden Baron Haussmann'a kızmış...&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Şöyle diyor: "Bu adamın Paris'e mükemmel bir görünüm verdiği kesin ama trafikten hiç çakmıyormuş. Sadece Arc de Triomphe'da on üç ayrı yol bir araya gelir. Bunu gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Normal olarak dev şırıngalardan yatıştırıcı ilaç zerkedilip uyutulması gereken dünyanın en hastalıklı biçimde saldırgan şoförleri tam on üç ayrı koldan üzerinize doğru geliyor!.."&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Amsterdam'da Anne Frank'in Nazilerden saklandığı ve sonra müze haline getirilen evi ziyaret etmiş Bryson.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bu ziyaretini anlatırken çok ilginç bir saptama yapıyor: "Yahudilere uygulanan zulmü anlatmak açısından anlamlı bir müze ama aynı zamanda bir ayıbı da var. Frank ve ötekileri hayatları pahasına saklayan Hollandalıların adları bile anılmıyor burada. Oysa II. Dünya Savaşı sırasında 12 bin Hollandalı Yahudileri gizlice barındırmıştı. Onlar da anılmayı hak etmiyorlar mı?"&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Kopenhag'a ne zaman gitsem, bu şehirde gördüğüm yaşam sevinci beni hayrete düşürmüştür.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Aynı duyguyu yazar da yaşamış.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;"Danimarkalıların buram buram kokan bir yaşam sevinçleri var. Oysa Avrupa'nın bu bölgesinde haz kavrayışı çok farklıdır. Norveç'te bira içen üç kişinin bir araya gelmesi eğlence sayılır. İsveç'te ise intihar 'ulusal spor'dur. Ama Danimarkalılar öylesine hoş bir ferahlığa sahipler ki!&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Zaten bilmem, bu ülkede II. Dünya Savaşı'nın ne kadar sürdüğünden haberiniz var mı?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Gece yarısı sınırı geçen Alman tankları şafakta bütün ülkeyi kontrol altına almıştı. O günün akşamı Danimarkalılar barları ve restorarılarına geri dönmüşlerdi."&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bill Bryson İstanbul hakkında ne anlatıyor?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bunu hiç merak etmeyin.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Neden mi? Gezinin sonunu Orient Ekspres'le İstanbul'da bitirmeye karar vermiş Bryson. Ama trendeyken yol arkadaşıyla birbirlerine girmişler.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;İki insanın birbirinden ölesiye nefret eder bir halde İstanbul'da dolaşmasından kötü ne olabilir?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Belki o yüzden "eli sürekli orası'nda trafik polisleri", çok kötü kokan et yemekleri ve "her köşeden insana saldıran Türk pop müziği"nden, 150 dolarlık otel odasında çalışmayan televizyondan başka bir şey yok izlenimlerinde.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Hasmet Babaoglu&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/bill_bryson_neither_here_nor_there~2979157/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><category>bill-bryson-neither-here</category><category>nor-there</category><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/bill_bryson_neither_here_nor_there~2979157/#comments</comments></item><item><title>Yazar Müge İplikçi Paris Seyahati</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/yazar_muge_a_304_plikci_paris_seyahati~2978833/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-09-14:/2007/09/14/yazar_muge_a_304_plikci_paris_seyahati~2978833/</guid><pubDate>Fri, 14 Sep 2007 12:46:26 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;Paris’le ilk olarak ne zaman gittiniz?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Uzun yıllar Paris’e gitmeyi reddettim. Çünkü abartılı biçimde turistik bir yer olarak lanse ediliyordu. Ben seyahat etmeyi, turist olarak gidip, orada yaşıyormuşum gibiye dönüştürebiliyorsam seviyorum. Turist gidip turist gelmeyi sevmiyorum. Bir yolculuğumda Fas’tan dönerken Paris’e geldim. Şehirde İlk gördüğüm yer Place d’Italie’ydi. Fransızca öğrenirken okuduğumuz ders kitaplarından biliyordum. 30’lu yaşlarımda Paris’e sık sık gitmeye başladım ve bu kenti seviyorum dedim kendi kendime.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Sonra neden sevdiniz?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Benim için bir kentte müzeler değil insanlar ve insanların yaşadığı alanlar önemlidir. Bu anlamda Paris, Budapeşte ve Kahire ile birlikte beni en çok etkileyen üç kentten biri. Paris’i sevmeye sokaklarında yürüyerek başladım. İnceliklere önem veririm, zarafeti, ince dokuları hissettiğim bir kent Paris.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Sokaklarında sizi çeken neydi?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Sokakların en çok tuhaf saatlerdeki hallerini sevdim. Örneğin günün ilk ışıklarında çöpçüler sokakları yıkarken, insanlar yollarda işe koştururkenki halleri. Bresson’un anlattığı gibi gece halleri. Gündüzken bile gece olarak hayal edilebilen bir kent Paris. Seine Nehri kıyısında, Saint Germain’i baştan sona kat eden yolda sürekli yürüyorum. Hatta taşlar toplayıp buradaki arkadaşlarıma getiriyorum.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Nerede kalıyorsunuz?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Şimdiye kadar hep Hotel pas de Calais’te kalıyordum. Çok memnun kaldım, ortamı çok güzel. Ancak bir sonraki gidişimde Montparnasse’taki Hotel Istra’da kalacağım. Hotel Istra şair Aragon ve Elsa’nın kaldığı otel.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;BİT PAZARLARI VE ÇİÇEKÇİLER HARİKA&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Paris’te güne nasıl başlıyorsunuz?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Çok erken. Yorgun değilsem çöpçülerle sokak yürüyüşüne çıkarım. Kentin uyanmaya başladığı halleri seyrederim. Köprülerin ışıklarının Seine nehrinde yaptığı yansıma büyüleyicidir. Özellikle sonbaharda daha temizlenmemiş yapraklara basarak yürürüm. Sonra döner uyurum. &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;En etkilendiğiniz yerler nereleri?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Paris’te en çok Montparnasse ve Saint Germain’den etkilendim. Saint Germain demek, Paris ve sanat demek. Pek çok sanat galerisi var. Le Select’te kahvemi içmeyi, Rodin’in Balzac heykelini seviyorum. Cafe de Flore ve Les Deux Magots çok ünlü kafeler. Bir zamanların ünlü düşünürlerinin, edebiyatçılarının oturduğu, düşündüğü, bir şeyler ürettiği, yaşama bir kanıt bulduğu yerlerde gezinmek çok farklı. Bir de Lüksemburg Bahçesi’ne gidilebilir. Her Parisli’nin yaşamında Lüksemburg Bahçesi mutlaka varmış, öyle diyorlar. İnsanlar çimlerin üzerinde güneşleniyor, kitap okuyor. Bir de tabii güneşin batışını seyrediyorlar. Ayrıca Rue Campagne Premiere’den çok etkilendim.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Nasıl bir sokak Rue Campagne Premiere?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Kahveler ve lokantalar var. O kadar kendi halinde bir güzelliği var ki, herkes orayı olağan biçimde yaşıyor. Her yer fotoğraf ve resim sergileriyle dolu. Benim gittiğim bir gün cambaz gösterisi vardı. Saat 16.00 civarı herkes çakırkeyif olmuştu... gramofonla şarkı söyleyenler, bira ve şaraplarını tokuşturanlar, ortalarda koşuşan çocuklar, garip garip bakan turistler; kısacası sakin bir cümbüş yaşanıyordu. &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Alışveriş için önerebileceğiniz yerler var mı?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Ben fazla alışveriş yapmayı sevmem. Paris sokaklarında da İstanbul’dan farklı giyinenlere rastlamadım açıkçası. Butikler çok güzel. Bazı butiklerin vitrininde kitaplar vardı. Hatta 11 Eylül’le ilgili bir kitabı bir butiğin vitrininde görüp aldım. Alışveriş yapmasam da bit pazarlarını görmek istedim. Porte de Clignancourt’a gitmemi tavsiye ettiler. Mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Çoraptan en tuhaf biblolara, masalardan dantellere kadar her şeyi bulabileceğiniz bir yer. Çok büyük bir alan, satıcılar genellikle Afrikalı.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Seine Nehri’nin Paris için önemi sizce ne?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;- Öncelikle Seine kıyısındaki La Cite mutlaka görülmeli. Binbir çeşit çiçeğin bulunduğu La Cite’den uzun süre ayrılamadım. Batobus denilen teknelerle Seine turu yaptım. Louvre’dan Champs Elysees’ye, Notre Dame’dan Saint Germain’e kadar olan bölgeyi nehirden gezdim. Çok romantik bir şey değil ama şehre sudan bakmak çok güzel. Parisli Seine ile soluk alıyor, Seine ona yaşamı hatırlatıyor, işinden alıkoyuyor.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Fransızların bir gün İngilizce konuşabilmelerini umuyorum&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Oğlumla Euro Disney’e gittik. Fransızlar kesinlikle İngilizce konuşmuyorlar. Ben de yarım Fransızcamla idare etmeye çalışıyorum. Tren bileti almak için gişedeki görevliye elimle iki işareti yaparak ‘Deux (Fransızca iki) Eurodisneyland’ dedim. Disneyland dediğim için abartılı hareketlerle anlamadığını söylüyor. Sonunda biri yardımcı oldu. Görevliye ‘Çok açık şekilde iki bilet istiyor’dedi. Görevli çok samimi bir şekilde ‘İnanmıyorum, anlamadım falan dedi’, çok komikti.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Eyfel bana Paris’in turistik imajını hatırlattığı için uzun süre gitmedim. Sonunda bir gün gitmek zorunda kaldım ama yukarı çıkmadım. Aşağıdaki çayırlara yatıp uyudum. Çok keyifli bir uykuydu.
&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/yazar_muge_a_304_plikci_paris_seyahati~2978833/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><category>yazar-m%C3%BCge-iplikci-paris-seyahati</category><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/yazar_muge_a_304_plikci_paris_seyahati~2978833/#comments</comments></item><item><title>Bilinmeyen AVRUPA</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/bilinmeyen_avrupa~2978786/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-09-14:/2007/09/14/bilinmeyen_avrupa~2978786/</guid><pubDate>Fri, 14 Sep 2007 12:35:48 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;Avrupa deyince hep Paris, Londra ve Roma'ya doğru yola çıktık. Hepsi bu kadar mı? Tabii ki hayır. Tarihi dokuları, mimarileri ve eğlence hayatlarıyla en az onlar kadar güzel başka yerler de var gezip görülecek. Yılbaşı ve bayram tatilinde onlara fırsat tanımaya ne dersiniz?&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Paco de CalheIros&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Doğaseverler için Portekiz'den eşsiz bir seçenek. Bir zamanlar aristokratların yazlık evi olarak kullanılan şatolar bugün otel odası fiyatına konaklama imkanı sunuyor. Bunlardan biri de Ponte de Lima yakınlarındaki Paco de Calherios. Çiçek kokulu bahçelerinde yürürken bir an cennette olduğunuza inanabilirsiniz. Portekiz'in en eski ailelerinden birinin, Kont Calheiros ve ailesinin 12. Yüzyıl'da yaptırdıkları, şato 17. Yüzyıl'da restore edilmis. Evin görüntüsü ve manzarası nefes kesiyor. İçerde antikalar falan yok ama konfor müthiş! Geceliği 100 dolara konaklamak mümkün.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Cenova&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;İki şehrin hikayesine kulak verin: Birisi gelişmekte olan bir limana kurulu, biraz içe kapanık, eski şehir. Hala II. Dünya Savaşı'nın ağır izlerini taşıyor. Köşeyi dönünce birden ikinci şehir çıkıyor karşınıza. Hafifmeşrep bir kadın gibi, neşeli, delidolu, hüzünlü bir tarihi dokuyu modernliğin ateşiyle kaynaştırmış. Mimari şaheserler, cafe'ler, müzeler, galeriler, alışveriş merkezleri, opera binaları ve tiyatrolar. İtalya'nın az bilinen şehirlerinden Cenova 2001 için Avrupa'nın kültür şehri seçildi. Yolunuz düşerse büyülü sanat koleksiyonlarının sergilendigi Palazzo Spinola ve Palazzo del Principe muzelerini gezin. Dar sokaklarında enfes İtalyan yemekleri yapan restoranlarında soluklanın. &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Antwerp&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Avrupa'nın en büyük ikinci liman şehri olan Antwerp, Brüksel'in gölgesinde kalmaktan her zaman şikayetçi olmuş. Bir zamanlar Londra ve Paris kadar müthiş bir kent iken rakibinin başkent ilan edilmesiyle ikinci plana itilmiş, herkese küsmüş ama yine de kendine has atmosferini her zaman korumayı başarmış. Öyle ki, bugün Brüksel'i ziyaret edenler özellikle eşsiz mutfağını tatmak için ona koşuyor. Antwerpliler gururlu. Nerelisiniz sorusuna Belçikalı değil, Antwerp'liyiz cevabını vermeleri bundan... Ticaret ve yaratıcılığın birleştiği şehir olarak adlandırılan Antwerp'te sanatçılar hep varlık içinde yaşamış ve kentlerine binlerce eser bırakmışlar. Bu yüzden modern yapılaşmaya rağmen estetik hala ön planda. Art Nouveau yapılar etkileyici. Mutfağa gelince. Bir zamanlar İspanyollar'ın yönetimindeki bölgede Katalan yemekleri önem taşıyor. Las Manas, bu alandaki en iyi seçeneklerden. &lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;WeImar&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Almanlar'ın Avrupa kültürüne en büyük katkısını Weimar'ın yaptığı söylenir. Neden derseniz, sayalım; Goethe, Schiller, Bach, Listz, Strauss ve Kandinsky yıllarını bu küçük şehirde geçiren sanatçılardan yalnızca birkaçı. İşte kimselerin bilmediği bu özelliği onu 1999'da Avrupa kültür şehri ilan etti. Ülkenin doğusunda, Çek Cumhuriyeti sınırında yer alan Weimar, Almanya'nın I. Dünya Savaşı sonrası demokratik ataklarına bizzat sahne olmuş. İlk Nazi divanı burada kurulmuş. Pek çok ünlü sanatçının burayı mesken tutması, sessiz ve huzurlu yapısından kaynaklanıyor. Saydığımız ünlü isimlerin izlerini yalnızca kütüphanelerde, galerilerde değil, bizzat yıllarca yaşadıkları evlerinde bulabilirsiniz. Şehre doğrudan uçuş yok. Leipzig'ten bir saatlik tren yolculuğuyla ulaşılıyor.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;La BastIde de MoustIers&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Marie Antoinette'in saray ortamından sıkılınca kendini kırlara attığı, bütün gün taze süt içip rahat kıyafetlerle saatlerce yürüyüş yaptığı anlatılır. Güneydeki Provence en sevdigi bölge olarak geçer kitaplarda. Bugün Fransa'nin müthiş kır evlerinden La Bastide de Moustiers, Provence'in yıldızlarından. Bastide, Fransızca 'Duvarlarla çevrili çiftlik' anlamına geliyor. Gerçekten de Bastide de Moustiers'nin duvarlari öyle kalın ki kışın ısıyı içerde, yazın da dışarda tutuyor. Pencereler de bu nedenle küçük yapılmış. Birkaç odalı ve basit yemeklerin servis edildigi bir yer burası. Yatak odanızın penceresinden akşam yiyeceğiniz minik patlıcanların ve domateslerin yetiştiği bahçeyi görüyorsunuz. Bütün gün sağlıklı yemekler yiyip enfes şaraplar içiyor, sonra da havuza giriyorsunuz. Doğanin sizi kıskıvrak yakaladığı bu çok özel yerde bir gece konaklamanın bedeli yaklaşık 150 dolar.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Dubrovnik&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Hırvatistan'ın hüzünlü başkenti kıtanın en iyi korunmuş ortaçağ kentlerinden. Adriyatik Denizi'nin kucağındaki Dubrovnik 90'ların başında Sırp saldırılarına yenik düştü ama güçlü tarihi dokusu her şeye direndi. Savaştan sonra UNESCO'nun desteğiyle gerçekleşen restorasyonla eski güzelliğine kavuşmakta gecikmedi. Mimarideki Rönesans, Gotik ve Barok etkisi kenti büyülü kılan etkenlerden. Şehirde görülmeye değer müzeler, manastırlar, kaleler ve kiliseler hala ayakta. Ancak şunu belirtelim ki Dubrovnik tarihi ve turistik mekanların ziyaret&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;edileceği bir şehirden çok, sokaklarında saatlerce yürüyerek keyfine varılacak yerlerden. Ana caddelerden biri olan Stradun birbirinden güzel kafeler, barlar ve mağazalarla dolu. Eski Şehir'de otel bulamazsanız şaşırmayın. Otellerin çoğu kentin güney kıyılarında. 1950'lerde hükümet üyelerinin dinlenme evi olarak yapılan Villa Dubrovnik'e seyahat dergileri övgüler yağdırıyor. Bu arada şehrin hemen açıklarındaki Lokrum Adası'na Villa Dubrovnik'in teknesiyle ulaşmak mümkün. Şehri keşfettikten sonra bir milli park olan adada harika bir gün geçirilebilir.&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Kopenhag&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;İnanmayacaksınız belki, daha doğrusu haberdar değilsiniz ama Avrupa'da moda, sanat, mimari ve gece yaşamının en hızlı değiştiği şehirlerden biri Kopenhag. Her sey öyle baş döndürücü bir hızla gelişiyor ki şehrin kaybedecek hiç vaktinin olmadığını hissediyorsunuz. Dünyanın en eski krallığının başkentinde alternatif yaşam biçimlerini benimseyen insanlar politik arenada da dünyanin en hızlı hareket eden halkı olmaktan gurur duyuyor. Kopenhag'ta görülmesi gereken yerleri sayarsak: Mayıs-ekim ayları arasında açık olan Tivoli&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;Bahçeleri'nde dünyanın en&lt;/p&gt;
	&lt;p&gt;romantik yürüyüşünü yapabilirsiniz. Pornonun her yönüyle etüd edildiği Museum Erotica ve bir 17. Yüzyıl Rönesans şaheseri olan Rosenborg Slot mutlaka görülmeli. Antika ve eşsiz ikinci el mobilya için Bregade ve Skt Hans Torv caddelerini dolaşın. Ciddi alışveriş tutkunları Stroget'e yola koyulsun. Bodum Superstore, Bang and Olufsen hi-fi showroom, Illum alışveriş merkezi ve porselen, antika, gümüş ve kristal satın alabileceğiniz Royal Kopenhagen mağazalarına da uğrayın.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/bilinmeyen_avrupa~2978786/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><category>bilinmeyen-avrupa</category><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/14/bilinmeyen_avrupa~2978786/#comments</comments></item><item><title>About</title><link>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/13/about~2973897/</link><guid isPermaLink="false">tag:gokhantercan.blog.co.uk,2007-09-13:/2007/09/13/about~2973897/</guid><pubDate>Thu, 13 Sep 2007 15:52:10 +0200</pubDate><description>	&lt;p&gt;As an IT expert at a telecom company in Istanbul, Turkey, I try to reserve time, particularly during the summer, for traveling and photography, which are my passions. I grew up in Istanbul and therefore love the contrast between urban landscapes and water landscapes. I try to visit abroad to explore new life styles an cultures.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt; &lt;small&gt; &lt;a href="http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/13/about~2973897/#comments"&gt;Comments&lt;/a&gt; &lt;/small&gt; &lt;/p&gt;</description><category>about</category><comments>http://gokhantercan.blog.co.uk/2007/09/13/about~2973897/#comments</comments></item></channel></rss>
