Seyahat yazısı deyip geçmemeli...
Bizdeki birçok seyahat kitabı kendini dünyayı gezmeye adamış rantiyelerin "beyefendi yarasını görmüş, kutsal asa sanmış" türü izlenimlerinden ibarettir.
Batı'da ise bu iş ya doğrudan özel bir edebiyat alanıdır ya da yazarın bilgi ve görgü sınavından geçtiği ve neredeyse bir tür zekâ gösterisine dönüşen eğlenceliklerden ibarettir.
Şu sıralarda daha çok ikinci türe uygun düşen bir kitap elimden düşmüyor: Neither Here, Nor There...
Yazan Bill Bryson. Avustralya ve Amerika üzerine kitaplarıyla satış rekorlan kıran, dilbilime meraklı, Times ve Independent'da seyahat yazıları çıkan ilginç bir Amerikalı. Bu kitabında ardı ardına dolaştığı 22 Avrupa şehrini anlatıyor.
Norveç'in kuzeyinden başlayıp İstanbul'a kadar uzanan bir yolculuk onunki...
Haydi biraz birlikte göz atalım bu kitaba!
Trafik düzeni, insanların otomobille ilişkileri o toplumun karakteri hakkında önemli ipuçları taşır. Bill Bryson da bunu çok iyi biliyor.
İşte yazarın İtalya'nın başkenti Roma'dan izlenimleri.
"İtalyanların arabalarını park etme biçimlerine hayran kaldım.
Herhangi bir Roma caddesine çıkıp baktığınızda, kör sürücüler arasında park yarışması düzenlenmiş sanırsınız....
Burada her yere ve her yöne park edilir ve öyle sıkışık yerlere bile girilir ki, arabadan çıkmak için üstte açılan güneşliği kullanmaktan başka çare yoktur.
İtalyanlar kanepe boyutundaki yerlere arabalannı zorla sokarlar. Zaten kaldırım kenarındaki boş yer bundan bile küçükse, Romalılar orayı da boş sigara paketleri, yarısı yenmiş pizza dilimleri, dondurma topları, yağları üstünde sardalya konservesi, paramparça edilmiş gazete gibi şeylerle 'dekore' ederler."
Ya Paris?
Bill Bryson, geniş bulvarlan, pasajları ve meydanlarıyla bugünün Paris'ini inşa eden Baron Haussmann'a kızmış...
Şöyle diyor: "Bu adamın Paris'e mükemmel bir görünüm verdiği kesin ama trafikten hiç çakmıyormuş. Sadece Arc de Triomphe'da on üç ayrı yol bir araya gelir. Bunu gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?
Normal olarak dev şırıngalardan yatıştırıcı ilaç zerkedilip uyutulması gereken dünyanın en hastalıklı biçimde saldırgan şoförleri tam on üç ayrı koldan üzerinize doğru geliyor!.."
Amsterdam'da Anne Frank'in Nazilerden saklandığı ve sonra müze haline getirilen evi ziyaret etmiş Bryson.
Bu ziyaretini anlatırken çok ilginç bir saptama yapıyor: "Yahudilere uygulanan zulmü anlatmak açısından anlamlı bir müze ama aynı zamanda bir ayıbı da var. Frank ve ötekileri hayatları pahasına saklayan Hollandalıların adları bile anılmıyor burada. Oysa II. Dünya Savaşı sırasında 12 bin Hollandalı Yahudileri gizlice barındırmıştı. Onlar da anılmayı hak etmiyorlar mı?"
Kopenhag'a ne zaman gitsem, bu şehirde gördüğüm yaşam sevinci beni hayrete düşürmüştür.
Aynı duyguyu yazar da yaşamış.
"Danimarkalıların buram buram kokan bir yaşam sevinçleri var. Oysa Avrupa'nın bu bölgesinde haz kavrayışı çok farklıdır. Norveç'te bira içen üç kişinin bir araya gelmesi eğlence sayılır. İsveç'te ise intihar 'ulusal spor'dur. Ama Danimarkalılar öylesine hoş bir ferahlığa sahipler ki!
Zaten bilmem, bu ülkede II. Dünya Savaşı'nın ne kadar sürdüğünden haberiniz var mı?
Gece yarısı sınırı geçen Alman tankları şafakta bütün ülkeyi kontrol altına almıştı. O günün akşamı Danimarkalılar barları ve restorarılarına geri dönmüşlerdi."
Bill Bryson İstanbul hakkında ne anlatıyor?
Bunu hiç merak etmeyin.
Neden mi? Gezinin sonunu Orient Ekspres'le İstanbul'da bitirmeye karar vermiş Bryson. Ama trendeyken yol arkadaşıyla birbirlerine girmişler.
İki insanın birbirinden ölesiye nefret eder bir halde İstanbul'da dolaşmasından kötü ne olabilir?
Belki o yüzden "eli sürekli orası'nda trafik polisleri", çok kötü kokan et yemekleri ve "her köşeden insana saldıran Türk pop müziği"nden, 150 dolarlık otel odasında çalışmayan televizyondan başka bir şey yok izlenimlerinde.
Hasmet Babaoglu
