Search blog.co.uk

Posts archive for: 14 September, 2007
  • Aşkın başkentinde Rugby keyfi

    BERLİN - Fransa eylülde ev sahipliği yapacağı Dünya Rugby Kupası'na bu sporun haşin heteroseksüel erkeklere özgü olduğu tabusunu yıkan bir posterle hazırlanıyor. Paris'in heteroseksüellere de açık olan ama daha çok eşcinsellerin oynadığı ünlü rugby kulübü Les Gaillards (Kulamparalar), cinsel tercihleri ne olursa olsun erkeklerin rugby'de birleşebileceğine dair poster çekimi yaptı.
    Posterde Fransa ve İngiliz takımları birbirine koşarken iki kaptan birbirlerini tekmeleyecekleri yerde öpüşüveriyor. 35 yaşındaki kulüp başkanı Gregory Raulin öpücük veren beyaz formalının kendisi olduğunu gururla açıklarken, bu şaşırtıcı pozu 'Aşkın başkentinde rugby'nin keyfini çıkarın' yazısı süslüyor.
    'Kulamparalar'ın kampanyası o kadar büyük ilgi gördü ki, Paris turizm bürosu kent sakinlerinin ne kadar hoşgörülü ve dünyayı kucaklamaya hazır olduğunu göstermek için her yeri bu posterlerle donatmakla kalmadı, Londra'nın merkezi yerlerine de dev boyutta posterlerden astı. Poster Britanya'nın Times gazetesindeki turizm reklamı olarak Arap âlemine bile sızdı. Dubai Emirliği'nde önce gazetenin piyasaya verilmesi yasaklandı, sonra sansür kurumunun "Herhalde öpüşmüyorlardır, birbirlerini
    ısırıyorlardır" görüşü bildirmesi üzerine dağıtımı yapıldı. (Spiegel)

  • Bill Bryson - Neither Here, Nor There

    Seyahat yazısı deyip geçmemeli...

    Bizdeki birçok seyahat kitabı kendini dünyayı gezmeye adamış rantiyelerin "beyefendi yarasını görmüş, kutsal asa sanmış" türü izlenimlerinden ibarettir.

    Batı'da ise bu iş ya doğrudan özel bir edebiyat alanıdır ya da yazarın bilgi ve görgü sınavından geçtiği ve neredeyse bir tür zekâ gösterisine dönüşen eğlenceliklerden ibarettir.

    Şu sıralarda daha çok ikinci türe uygun düşen bir kitap elimden düşmüyor: Neither Here, Nor There...

    Yazan Bill Bryson. Avustralya ve Amerika üzerine kitaplarıyla satış rekorlan kıran, dilbilime meraklı, Times ve Independent'da seyahat yazıları çıkan ilginç bir Amerikalı. Bu kitabında ardı ardına dolaştığı 22 Avrupa şehrini anlatıyor.

    Norveç'in kuzeyinden başlayıp İstanbul'a kadar uzanan bir yolculuk onunki...

    Haydi biraz birlikte göz atalım bu kitaba!

    Trafik düzeni, insanların otomobille ilişkileri o toplumun karakteri hakkında önemli ipuçları taşır. Bill Bryson da bunu çok iyi biliyor.

    İşte yazarın İtalya'nın başkenti Roma'dan izlenimleri.
    "İtalyanların arabalarını park etme biçimlerine hayran kaldım.

    Herhangi bir Roma caddesine çıkıp baktığınızda, kör sürücüler arasında park yarışması düzenlenmiş sanırsınız....

    Burada her yere ve her yöne park edilir ve öyle sıkışık yerlere bile girilir ki, arabadan çıkmak için üstte açılan güneşliği kullanmaktan başka çare yoktur.

    İtalyanlar kanepe boyutundaki yerlere arabalannı zorla sokarlar. Zaten kaldırım kenarındaki boş yer bundan bile küçükse, Romalılar orayı da boş sigara paketleri, yarısı yenmiş pizza dilimleri, dondurma topları, yağları üstünde sardalya konservesi, paramparça edilmiş gazete gibi şeylerle 'dekore' ederler."

    Ya Paris?

    Bill Bryson, geniş bulvarlan, pasajları ve meydanlarıyla bugünün Paris'ini inşa eden Baron Haussmann'a kızmış...

    Şöyle diyor: "Bu adamın Paris'e mükemmel bir görünüm verdiği kesin ama trafikten hiç çakmıyormuş. Sadece Arc de Triomphe'da on üç ayrı yol bir araya gelir. Bunu gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?

    Normal olarak dev şırıngalardan yatıştırıcı ilaç zerkedilip uyutulması gereken dünyanın en hastalıklı biçimde saldırgan şoförleri tam on üç ayrı koldan üzerinize doğru geliyor!.."

    Amsterdam'da Anne Frank'in Nazilerden saklandığı ve sonra müze haline getirilen evi ziyaret etmiş Bryson.

    Bu ziyaretini anlatırken çok ilginç bir saptama yapıyor: "Yahudilere uygulanan zulmü anlatmak açısından anlamlı bir müze ama aynı zamanda bir ayıbı da var. Frank ve ötekileri hayatları pahasına saklayan Hollandalıların adları bile anılmıyor burada. Oysa II. Dünya Savaşı sırasında 12 bin Hollandalı Yahudileri gizlice barındırmıştı. Onlar da anılmayı hak etmiyorlar mı?"

    Kopenhag'a ne zaman gitsem, bu şehirde gördüğüm yaşam sevinci beni hayrete düşürmüştür.

    Aynı duyguyu yazar da yaşamış.

    "Danimarkalıların buram buram kokan bir yaşam sevinçleri var. Oysa Avrupa'nın bu bölgesinde haz kavrayışı çok farklıdır. Norveç'te bira içen üç kişinin bir araya gelmesi eğlence sayılır. İsveç'te ise intihar 'ulusal spor'dur. Ama Danimarkalılar öylesine hoş bir ferahlığa sahipler ki!

    Zaten bilmem, bu ülkede II. Dünya Savaşı'nın ne kadar sürdüğünden haberiniz var mı?

    Gece yarısı sınırı geçen Alman tankları şafakta bütün ülkeyi kontrol altına almıştı. O günün akşamı Danimarkalılar barları ve restorarılarına geri dönmüşlerdi."

    Bill Bryson İstanbul hakkında ne anlatıyor?

    Bunu hiç merak etmeyin.

    Neden mi? Gezinin sonunu Orient Ekspres'le İstanbul'da bitirmeye karar vermiş Bryson. Ama trendeyken yol arkadaşıyla birbirlerine girmişler.

    İki insanın birbirinden ölesiye nefret eder bir halde İstanbul'da dolaşmasından kötü ne olabilir?

    Belki o yüzden "eli sürekli orası'nda trafik polisleri", çok kötü kokan et yemekleri ve "her köşeden insana saldıran Türk pop müziği"nden, 150 dolarlık otel odasında çalışmayan televizyondan başka bir şey yok izlenimlerinde.

    Hasmet Babaoglu

  • Yazar Müge İplikçi Paris Seyahati

    Paris’le ilk olarak ne zaman gittiniz?

    - Uzun yıllar Paris’e gitmeyi reddettim. Çünkü abartılı biçimde turistik bir yer olarak lanse ediliyordu. Ben seyahat etmeyi, turist olarak gidip, orada yaşıyormuşum gibiye dönüştürebiliyorsam seviyorum. Turist gidip turist gelmeyi sevmiyorum. Bir yolculuğumda Fas’tan dönerken Paris’e geldim. Şehirde İlk gördüğüm yer Place d’Italie’ydi. Fransızca öğrenirken okuduğumuz ders kitaplarından biliyordum. 30’lu yaşlarımda Paris’e sık sık gitmeye başladım ve bu kenti seviyorum dedim kendi kendime.

    Sonra neden sevdiniz?

    - Benim için bir kentte müzeler değil insanlar ve insanların yaşadığı alanlar önemlidir. Bu anlamda Paris, Budapeşte ve Kahire ile birlikte beni en çok etkileyen üç kentten biri. Paris’i sevmeye sokaklarında yürüyerek başladım. İnceliklere önem veririm, zarafeti, ince dokuları hissettiğim bir kent Paris.

    Sokaklarında sizi çeken neydi?

    - Sokakların en çok tuhaf saatlerdeki hallerini sevdim. Örneğin günün ilk ışıklarında çöpçüler sokakları yıkarken, insanlar yollarda işe koştururkenki halleri. Bresson’un anlattığı gibi gece halleri. Gündüzken bile gece olarak hayal edilebilen bir kent Paris. Seine Nehri kıyısında, Saint Germain’i baştan sona kat eden yolda sürekli yürüyorum. Hatta taşlar toplayıp buradaki arkadaşlarıma getiriyorum.

    Nerede kalıyorsunuz?

    - Şimdiye kadar hep Hotel pas de Calais’te kalıyordum. Çok memnun kaldım, ortamı çok güzel. Ancak bir sonraki gidişimde Montparnasse’taki Hotel Istra’da kalacağım. Hotel Istra şair Aragon ve Elsa’nın kaldığı otel.

    BİT PAZARLARI VE ÇİÇEKÇİLER HARİKA

    Paris’te güne nasıl başlıyorsunuz?

    - Çok erken. Yorgun değilsem çöpçülerle sokak yürüyüşüne çıkarım. Kentin uyanmaya başladığı halleri seyrederim. Köprülerin ışıklarının Seine nehrinde yaptığı yansıma büyüleyicidir. Özellikle sonbaharda daha temizlenmemiş yapraklara basarak yürürüm. Sonra döner uyurum.

    En etkilendiğiniz yerler nereleri?

    - Paris’te en çok Montparnasse ve Saint Germain’den etkilendim. Saint Germain demek, Paris ve sanat demek. Pek çok sanat galerisi var. Le Select’te kahvemi içmeyi, Rodin’in Balzac heykelini seviyorum. Cafe de Flore ve Les Deux Magots çok ünlü kafeler. Bir zamanların ünlü düşünürlerinin, edebiyatçılarının oturduğu, düşündüğü, bir şeyler ürettiği, yaşama bir kanıt bulduğu yerlerde gezinmek çok farklı. Bir de Lüksemburg Bahçesi’ne gidilebilir. Her Parisli’nin yaşamında Lüksemburg Bahçesi mutlaka varmış, öyle diyorlar. İnsanlar çimlerin üzerinde güneşleniyor, kitap okuyor. Bir de tabii güneşin batışını seyrediyorlar. Ayrıca Rue Campagne Premiere’den çok etkilendim.

    Nasıl bir sokak Rue Campagne Premiere?

    - Kahveler ve lokantalar var. O kadar kendi halinde bir güzelliği var ki, herkes orayı olağan biçimde yaşıyor. Her yer fotoğraf ve resim sergileriyle dolu. Benim gittiğim bir gün cambaz gösterisi vardı. Saat 16.00 civarı herkes çakırkeyif olmuştu... gramofonla şarkı söyleyenler, bira ve şaraplarını tokuşturanlar, ortalarda koşuşan çocuklar, garip garip bakan turistler; kısacası sakin bir cümbüş yaşanıyordu.

    Alışveriş için önerebileceğiniz yerler var mı?

    - Ben fazla alışveriş yapmayı sevmem. Paris sokaklarında da İstanbul’dan farklı giyinenlere rastlamadım açıkçası. Butikler çok güzel. Bazı butiklerin vitrininde kitaplar vardı. Hatta 11 Eylül’le ilgili bir kitabı bir butiğin vitrininde görüp aldım. Alışveriş yapmasam da bit pazarlarını görmek istedim. Porte de Clignancourt’a gitmemi tavsiye ettiler. Mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Çoraptan en tuhaf biblolara, masalardan dantellere kadar her şeyi bulabileceğiniz bir yer. Çok büyük bir alan, satıcılar genellikle Afrikalı.

    Seine Nehri’nin Paris için önemi sizce ne?

    - Öncelikle Seine kıyısındaki La Cite mutlaka görülmeli. Binbir çeşit çiçeğin bulunduğu La Cite’den uzun süre ayrılamadım. Batobus denilen teknelerle Seine turu yaptım. Louvre’dan Champs Elysees’ye, Notre Dame’dan Saint Germain’e kadar olan bölgeyi nehirden gezdim. Çok romantik bir şey değil ama şehre sudan bakmak çok güzel. Parisli Seine ile soluk alıyor, Seine ona yaşamı hatırlatıyor, işinden alıkoyuyor.

    Fransızların bir gün İngilizce konuşabilmelerini umuyorum

    Oğlumla Euro Disney’e gittik. Fransızlar kesinlikle İngilizce konuşmuyorlar. Ben de yarım Fransızcamla idare etmeye çalışıyorum. Tren bileti almak için gişedeki görevliye elimle iki işareti yaparak ‘Deux (Fransızca iki) Eurodisneyland’ dedim. Disneyland dediğim için abartılı hareketlerle anlamadığını söylüyor. Sonunda biri yardımcı oldu. Görevliye ‘Çok açık şekilde iki bilet istiyor’dedi. Görevli çok samimi bir şekilde ‘İnanmıyorum, anlamadım falan dedi’, çok komikti.

    Eyfel bana Paris’in turistik imajını hatırlattığı için uzun süre gitmedim. Sonunda bir gün gitmek zorunda kaldım ama yukarı çıkmadım. Aşağıdaki çayırlara yatıp uyudum. Çok keyifli bir uykuydu.

  • Bilinmeyen AVRUPA

    Avrupa deyince hep Paris, Londra ve Roma'ya doğru yola çıktık. Hepsi bu kadar mı? Tabii ki hayır. Tarihi dokuları, mimarileri ve eğlence hayatlarıyla en az onlar kadar güzel başka yerler de var gezip görülecek. Yılbaşı ve bayram tatilinde onlara fırsat tanımaya ne dersiniz?

    Paco de CalheIros

    Doğaseverler için Portekiz'den eşsiz bir seçenek. Bir zamanlar aristokratların yazlık evi olarak kullanılan şatolar bugün otel odası fiyatına konaklama imkanı sunuyor. Bunlardan biri de Ponte de Lima yakınlarındaki Paco de Calherios. Çiçek kokulu bahçelerinde yürürken bir an cennette olduğunuza inanabilirsiniz. Portekiz'in en eski ailelerinden birinin, Kont Calheiros ve ailesinin 12. Yüzyıl'da yaptırdıkları, şato 17. Yüzyıl'da restore edilmis. Evin görüntüsü ve manzarası nefes kesiyor. İçerde antikalar falan yok ama konfor müthiş! Geceliği 100 dolara konaklamak mümkün.

    Cenova

    İki şehrin hikayesine kulak verin: Birisi gelişmekte olan bir limana kurulu, biraz içe kapanık, eski şehir. Hala II. Dünya Savaşı'nın ağır izlerini taşıyor. Köşeyi dönünce birden ikinci şehir çıkıyor karşınıza. Hafifmeşrep bir kadın gibi, neşeli, delidolu, hüzünlü bir tarihi dokuyu modernliğin ateşiyle kaynaştırmış. Mimari şaheserler, cafe'ler, müzeler, galeriler, alışveriş merkezleri, opera binaları ve tiyatrolar. İtalya'nın az bilinen şehirlerinden Cenova 2001 için Avrupa'nın kültür şehri seçildi. Yolunuz düşerse büyülü sanat koleksiyonlarının sergilendigi Palazzo Spinola ve Palazzo del Principe muzelerini gezin. Dar sokaklarında enfes İtalyan yemekleri yapan restoranlarında soluklanın.

    Antwerp

    Avrupa'nın en büyük ikinci liman şehri olan Antwerp, Brüksel'in gölgesinde kalmaktan her zaman şikayetçi olmuş. Bir zamanlar Londra ve Paris kadar müthiş bir kent iken rakibinin başkent ilan edilmesiyle ikinci plana itilmiş, herkese küsmüş ama yine de kendine has atmosferini her zaman korumayı başarmış. Öyle ki, bugün Brüksel'i ziyaret edenler özellikle eşsiz mutfağını tatmak için ona koşuyor. Antwerpliler gururlu. Nerelisiniz sorusuna Belçikalı değil, Antwerp'liyiz cevabını vermeleri bundan... Ticaret ve yaratıcılığın birleştiği şehir olarak adlandırılan Antwerp'te sanatçılar hep varlık içinde yaşamış ve kentlerine binlerce eser bırakmışlar. Bu yüzden modern yapılaşmaya rağmen estetik hala ön planda. Art Nouveau yapılar etkileyici. Mutfağa gelince. Bir zamanlar İspanyollar'ın yönetimindeki bölgede Katalan yemekleri önem taşıyor. Las Manas, bu alandaki en iyi seçeneklerden.

    WeImar

    Almanlar'ın Avrupa kültürüne en büyük katkısını Weimar'ın yaptığı söylenir. Neden derseniz, sayalım; Goethe, Schiller, Bach, Listz, Strauss ve Kandinsky yıllarını bu küçük şehirde geçiren sanatçılardan yalnızca birkaçı. İşte kimselerin bilmediği bu özelliği onu 1999'da Avrupa kültür şehri ilan etti. Ülkenin doğusunda, Çek Cumhuriyeti sınırında yer alan Weimar, Almanya'nın I. Dünya Savaşı sonrası demokratik ataklarına bizzat sahne olmuş. İlk Nazi divanı burada kurulmuş. Pek çok ünlü sanatçının burayı mesken tutması, sessiz ve huzurlu yapısından kaynaklanıyor. Saydığımız ünlü isimlerin izlerini yalnızca kütüphanelerde, galerilerde değil, bizzat yıllarca yaşadıkları evlerinde bulabilirsiniz. Şehre doğrudan uçuş yok. Leipzig'ten bir saatlik tren yolculuğuyla ulaşılıyor.

    La BastIde de MoustIers

    Marie Antoinette'in saray ortamından sıkılınca kendini kırlara attığı, bütün gün taze süt içip rahat kıyafetlerle saatlerce yürüyüş yaptığı anlatılır. Güneydeki Provence en sevdigi bölge olarak geçer kitaplarda. Bugün Fransa'nin müthiş kır evlerinden La Bastide de Moustiers, Provence'in yıldızlarından. Bastide, Fransızca 'Duvarlarla çevrili çiftlik' anlamına geliyor. Gerçekten de Bastide de Moustiers'nin duvarlari öyle kalın ki kışın ısıyı içerde, yazın da dışarda tutuyor. Pencereler de bu nedenle küçük yapılmış. Birkaç odalı ve basit yemeklerin servis edildigi bir yer burası. Yatak odanızın penceresinden akşam yiyeceğiniz minik patlıcanların ve domateslerin yetiştiği bahçeyi görüyorsunuz. Bütün gün sağlıklı yemekler yiyip enfes şaraplar içiyor, sonra da havuza giriyorsunuz. Doğanin sizi kıskıvrak yakaladığı bu çok özel yerde bir gece konaklamanın bedeli yaklaşık 150 dolar.

    Dubrovnik

    Hırvatistan'ın hüzünlü başkenti kıtanın en iyi korunmuş ortaçağ kentlerinden. Adriyatik Denizi'nin kucağındaki Dubrovnik 90'ların başında Sırp saldırılarına yenik düştü ama güçlü tarihi dokusu her şeye direndi. Savaştan sonra UNESCO'nun desteğiyle gerçekleşen restorasyonla eski güzelliğine kavuşmakta gecikmedi. Mimarideki Rönesans, Gotik ve Barok etkisi kenti büyülü kılan etkenlerden. Şehirde görülmeye değer müzeler, manastırlar, kaleler ve kiliseler hala ayakta. Ancak şunu belirtelim ki Dubrovnik tarihi ve turistik mekanların ziyaret

    edileceği bir şehirden çok, sokaklarında saatlerce yürüyerek keyfine varılacak yerlerden. Ana caddelerden biri olan Stradun birbirinden güzel kafeler, barlar ve mağazalarla dolu. Eski Şehir'de otel bulamazsanız şaşırmayın. Otellerin çoğu kentin güney kıyılarında. 1950'lerde hükümet üyelerinin dinlenme evi olarak yapılan Villa Dubrovnik'e seyahat dergileri övgüler yağdırıyor. Bu arada şehrin hemen açıklarındaki Lokrum Adası'na Villa Dubrovnik'in teknesiyle ulaşmak mümkün. Şehri keşfettikten sonra bir milli park olan adada harika bir gün geçirilebilir.

    Kopenhag

    İnanmayacaksınız belki, daha doğrusu haberdar değilsiniz ama Avrupa'da moda, sanat, mimari ve gece yaşamının en hızlı değiştiği şehirlerden biri Kopenhag. Her sey öyle baş döndürücü bir hızla gelişiyor ki şehrin kaybedecek hiç vaktinin olmadığını hissediyorsunuz. Dünyanın en eski krallığının başkentinde alternatif yaşam biçimlerini benimseyen insanlar politik arenada da dünyanin en hızlı hareket eden halkı olmaktan gurur duyuyor. Kopenhag'ta görülmesi gereken yerleri sayarsak: Mayıs-ekim ayları arasında açık olan Tivoli

    Bahçeleri'nde dünyanın en

    romantik yürüyüşünü yapabilirsiniz. Pornonun her yönüyle etüd edildiği Museum Erotica ve bir 17. Yüzyıl Rönesans şaheseri olan Rosenborg Slot mutlaka görülmeli. Antika ve eşsiz ikinci el mobilya için Bregade ve Skt Hans Torv caddelerini dolaşın. Ciddi alışveriş tutkunları Stroget'e yola koyulsun. Bodum Superstore, Bang and Olufsen hi-fi showroom, Illum alışveriş merkezi ve porselen, antika, gümüş ve kristal satın alabileceğiniz Royal Kopenhagen mağazalarına da uğrayın.

Footer:

The content of this website belongs to a private person, blog.co.uk is not responsible for the content of this website.